Kutadgu Bilig

Ömer Özkaya: Hoş geldiniz. Özellikle 12 Eylül 1980 ihtilalinden sonra Türkiye içe ve dışa dönük çalışmalar yapacak olan birtakım yapıların inşasında ve Türk düşünce hayatının Maturiliği yeniden kurgulamaya dönük yeniden çaba kararı aldı. Bu kararın tam manasıyla uygulanmaması için dışarının da desteklediği bir iç direnç var ve taraflar arasındaki mücadele halen devam ediyor. Aslında asıl bu mücadele Türkiye için hayat memat meselesi. İlmi ön planda tutan akılcı ve yenilikçi Hanefi Maturi ekol ile nakilci ve gelenekçi Şafi Eşari arasındaki mücadeleden Şafi Eşari ekol baskın çıktı. Ve bu doktrinin içselleşmesi sağlandı. Son bin yılın hakimi olan bu doktrin zamanla toplumun neredeyse tüm davranışlarını şekillendiren kaynak koduna dönüştü. Hanefi Maturidi olduğunu söylen önemli bir kesim halen bugün hayatının pekçok alanına Eşari yaklaşımının hakim olduğundan halen habersiz. Sonuç ise ortada stratejinin, istihbaratın dehası Türkler Batı’nın eğittikleri ile batıya karşı savaşabileceğini ve mücadeleden de galip çıkacağını düşünür oldular. Çare kendi özgü kaynaklarımızda Kutadgu Bilig’de işte bu kaynaklardan birisi. Bizde bugün  Kutadgu Bilig’de devlet yönetimini konuşacağız. Doçent Doktor Necati Aydın Hocamız konuşmacı, kendisi Bahçeşehir Üniversitesi’nden. Bu konuda araştırmalar yapan Levent Ağaoğlu Bey de konferansı yönetecek ve bize bu kutadgu biligin ne olduğunu anlatacaklar. Her iki konuşmacımızı kürsüye rica ediyoruz.

LEVENT AĞAOĞLU: Konferansımıza hoş geldiniz. Geçmişte burada Lozan Antlaşması konusunda benim katkım olmuştu. Kutadgu bilig ile ilgili şahsen 3-5 dakika Necati Bey’in konusu civarında dolaşacağım. Necati Bey kendisi içeriğine girip çok değerli düşüncelerini bize ileticekler. Şahsen ben bu 5-10 dakika içerisinde neyi yapacam, Haziran 2015’den bu yana benim şahsi tefekkür gündemim düşünürlerimizle ilgili. Bu düşünürlerimizi de başlangıç noktası Oğuz Kağan diyelim. Milattan önce 200’den bu yana. Bu çizgide biz şu an misal konuyu siyaset gündemine getirdiğimizde biz onarlı yılları biz Türkçede pek on yıl kavramı yoktur. Batılılarda var, İngilizcede dec at derler, on yıl böyle hesaplarlar. Biz yıllar bazına baktığımızda binerli yılları değerlendirmek. Kutadgu bilig Yusuf Has Hacib 1017 yılında doğdu. 2017’de bininci yılını bitirdi. Ondan önce bin yıl var, baktığımız zaman 2000 yılına o bin yılı o çizgiyi ben size aktarmaya çalışacam kendi bildiğimce. Kendi bakış açımdan. Zaman, zemin, zihin çizgisinde. Ben dün gece Kahire’deydim. Gece saat 3 buçukta uçağa bindim. Bu 5. gidişim. Kahire’de de kutadgu bilig var. O zemin çizgisi devam ediyor. Ona da değineceğim. 1017’den geriye doğru bin yıl gittiğimizde Oğuz Kağan’ı görüyoruz. Oğuz Kağan’da neyi görüyoruz orada bir bilgeden bahsediliyor. Daha sonra ileriye gittiğimizde 646 yılında Bilge Tonyukuk doğuyor. 724 yılında ölüyor ve Bilge Tonyukuk benim özellikle üzerinde çalıştığım düşünür ki ilk yazan düşünürümüzdür. Yazıya ilk kez geçer. Taşa haketmiştir. Haketmek tabiri kullanılır. Taşa yazdırtmıştır. 56 satırlık taşta muhteşem düşünceler var. Muhteşem bir dil var. Şimdi buna baktığımızda evvelden yazılı, sadece İngiltere’de 500’lerde yazıtlar var. Bu dil nasıl gelişmiş nereden gelişmiş çok çok şaşırtıcı kullandığı dil. O zaman bu şunu gösteriyor. İşte kutadgu biligde o zaten benim anladığım kadarıyla kutsal bilgi kut getiren bilgi, mutluluk değil kut. Şimdi biz bakıyoruz Bilge Tonyukuk kutadgu bilig. Bir de Ayasofya var. Ayasofya’nın anlamını ben sonradan keşfettim. Kutadgu biligle aynı şey. Aya aziz, kutsal sofyada bilgelik. Bilge. Şimdi bu nasıl oluyor. Bir mimari eser 550’de yapılıyor İstanbul’da. Bunu yaptırtan Justinyanus Türkçe anlamı kanuni demek, Süleymaniye’yi yapan Sultan Süleyman’ın da sıfatı kanuni. Nemene bir iştir bu. İşte burdan benim şahsen çıkardığım bu Ayasofya, kutadgu bilig aynı anlamlara gelmesi, Justaniyus, Kanuni, şahsen çıkardığım bilgelik doğuda. Kutadgu biligden çıkan esas mesaj: bu üzücü bir mesaj, çok üzücü bir mesaj bu. Çünkü biz kendi kutadgu metinlerimizle bağımız kopmuş. Burada verilen mesaj yabancılaşma biz yabancılaşmışız. Şunları ben neden yanımda getirdim. Bana iki gün evvel söylendiğinde konunun üzerinde düşünmeye başladım. Bizim kutadgu biligimiz 1000 sayfayı aşkın bir eser. Karahanlılar devrinde, Karahanlıların Yusuf yazmaya başladı. Yazdıktan sonra has acip oldu. Karahanlı hükümdarı için yazdı. Bunu da Şahname’yi Firdevsi Gazneli hükümdarı kendisinden istedi. Sen, dedi, 40 bin altın vereceğim sana. Firdevsi Şahname’yi yazdı. Ama Gazneliler’in istediği Gazneliler ve Karahanlılar aynı. Gaznelilerin istediği Türkleri övücü bir eser ortaya koymasıydı. Fakat o Türkleri övmeyen, üzen birtakım ifadelerde bulundu sonra altın gümüşe çevrildi falan filan. Fakat neticede ne oldu. Şahname’yi İranlılar ezbere biliyor, ezbere. Gidiyorsunuz, kırahatnalerinde, kahvelerinde dize dize okuyorlar. Biz kutadgu biligi ne kadar biliyoruz, ben ne kadar biliyorum şahsen kendime dönüp bakayım. Burada şimdi benden kutadgu biligle ilgili mesaj şahsen benim aldığım mesaj bilgi kuti nedir kut hakimiyet, sizi dünyaya hakim yapar. Bu Türklerin yakaladığı çok çok önemli bir bakın Bilge Tonyukuk da bilgelikle başlıyor. Çok çok önemli bir nokta fakat dönüp biz 1017’den 2017’e geldiğimizde bakıyoruz hiçbir dizeyi hatırlamıyor, bilmiyoruz. Burda ben şahsen altını çizerek bu yabancılaşma konusu üzerinde durmak istiyorum, biz yozlaşmışız, yabancıyız. Kendi metinlerimize kendi değerlerimize yabancıyız. Zemin olarak baktığımda da bu yabancılaşmayı şöyle göreceğiz. Üç tane yerde bunun yazması var. Bilge Tonyukuk ki yazıttı, yazıttan önce destanlar var, Oğuz Kağan destanı yazıttan sonra yazma kutadg bilig. Bu yazmalar nerede? Herat Afganistan; şu an Amerika işgali altında, Kahire, Mısır. Onu da oradaki bir Alman buluyor. Ne durumda olduğunu gayet iyi biliyoruz. Ben dün gece oradaydım. Demokrasi-si diyorum, orada demokrasinin hiçbir şeyi yok. Ve üçüncü nokta İstanbul. İstanbul’un da iki sene evvel neler yaşadığını hepimiz gayet iyi biliyoruz. Şimdi o zaman bu Herat dediğimiz Afganistan’dan başlayıp Kahire’den devam eden çizginin şu an neler yaşadığını işte demek ki bu üç zeminde birer yabancılaşma yaşanıyor. Burada şimdi sözü hocama bırakıcağım. Bize Necati Bey kutadgu bilig metnini yansıttığında biz çok daha iyi değerlendirmiş olacağız.

NECATİ AYDIN: Hoşgeldiniz, Levent Hocam gerçekten özetlemeler yaptı ve bizler sahip çıkmaktan geç kalıyoruz, kulak ardı yapıyoruz. Yahut da fazla önem vermiyoruz diyeyim. Burada bunun sebeplerini söyleyeceğim.

Kutadgu bilig mutluluk veren bilgi, saadet veren bilgi, kutlu bilgi. Günlerden bir gün Karahanlı sarayının kapısı çalınır. Muhafızlar derler ki Balasagun’lu Yusuf geldi. Elinde bir kitap var. Bunu hükümdara sunmak istiyor. Beni bir türlü görüştürmeniz gerekir diye ve hikâye böyle başlar aslında. 1069 yılı. 70 de deniyor tabii. Kutadgu bilig başlangıcı şöyledir. Ben tabii bir iki mısranı hakaniye türkçesiyle söyleyeceğim. Zaten burda hocam örneğini getirmiş.

LA: Hocam, Kutadgu Kibilig’de devlet tarifimi kullanılıyor, il mi tabiri mi kullanılıyor?

NA: İl olarak kullanılıyor, bugünkü anlamıyla biz devlet diyoruz. İl olarak kullanılıyor, el olarak da kullanırız biz. Anadolu’da buna el der. Elleri var bizim ele benzemez. Devletleri var çünkü. Hani bizde vardır ya şarkı, türkü söylemek. Şarkı söylemek ne? Bezirgan İran’a gitmiş, Taşkent’e gitmiş. Şark doğudan geliyor, hele bize şarkı anlat bize, şark şairi sazı alır kahvede orada orayı anlatır. Türkü söyle burada giden Anadolu’dan gidene orada sorarlar. Hele bize Türkiye’yi anlat, öyle diyelim, Türk milletini anlat, türkü söylemek, şarkı söylemek deyimi budur. Onun için böyle başlar Karacaoğlan, elleri var bizim ele benzemez diye il kavramı bu.

Peki kağan ne? Kağanın görevi ne? Kağan ne yapar? Onun için kağan dünya hükümdarıdır bizde. İlahi ki mükallah, dünyanın nizamından sorumlu, öyle değil midir ki, yüce Rat??? hükümdarı imdat ya Osmanlı dedi. Değil midir ki Fransa teyzesi oğlu yani Şar’ı kendinin teyze çocuğu İspanya Kralı öldü onların teyzesinin çocuğu paylaşamadılar, imdat dedi. Öyle değil midir ki I. Elizabeth imdat ey Murat, III. Murat’ı çağırdı. Yani biz nizam verdik aslında. Yani dünya hükümdarlığını, barış hükümdarlığını yaptık biz. Bugün Amerika yapıyorsa o gün Osmanlı’ydı. Bugün buyuz aslında. Bizim üssümüz neredeyse intikam için üstümüzdeler. Ben size şöyle diyeyim, onu da sonra söyleyeceğim. Kağan Tanrı kimi bey olarak yaratmak isterse önce ona uygun tavır hareket, kol ve kanat verir demiştik. Tanrı seni seçmişse sen kıymetini bileceksin. Kağanı kutsal saymakla birlikte insan üstü varlık sayılmamıştır bizde. Mısır’da, Yunanistan’da diğer yerlerde Tanrı on tane yirmi tane Tanrı savaştı, nasıl Tanrısınız da anlaşamıyorsunuz haşa. Tanrıyı savaştırırlar, ama bizde bilinen şudur: Tarihçi kardeşlerim var, edebiyatçı kardeşlerim var, genel kültürel, İslami bilgilere hakim olanlar var, ben ????? ben bir ????? Türkler insana insan kurban etmemişler. İnsana Tanrı diye hitap etmemişlerdir, bizim özelliğimiz bu. İslam’dan önce bakın uygar toplumumuza. Uygar toplumu olduğumuzu bize en iyi anlatan bizi sevmeyen Marco Polo’dur. Marco Polo der ki, öldü on yedi sene Kubilay Han’a falan misafir oldu. Sen Marco olamazsın dediler, neden onlar yamyam, onlar barbar, seni yemiş olmaları lazım. Çünkü onlar kafadan bacaklı, kan gözlü Türkler. Bakın 18. yüzyıla kadar Avrupa bizi böyle gördü. Tamam demiş Marco’luğumu ispat ederim, şu ev amcamın evi, şu ev dayımın evi. O zaman tamam. Siz demiş onları bilemezsiniz. Onların öyle yaşantısı var ki onların elimdeki şu elbiseyi giyerler, elinde çünkü ipek elbiseyi getirdi. Onlar bir böcekten kumaş yaparlar, ipek böceğini gösterdi onlara. Sarayları var yürür, onlar altın elbise giyerler. İşte biz böyle neslin yani dünyaya gerçekten barışa yön veren, istila değil. Hani bizde bazen kendimizi suçlarız ya. Keşke sömürgeci olsaydık, yok böyle daha iyi. O nedenle Kutadgu Kibilig’de önerilmek istenen mesaj; sen dünya hükümdarısın. O nedenle kendine gel, devletini öyle yönet diyecek. Beylik çok iyi bir şeydir fakat daha iyi olan kanundur ve onu tatbik etmen lazımdır der. Kağanın özelliği.

LA: Hocam bilig bilgi kavramı kitabın adı olacak derecede önde kut ve bilgi. Bilgi nedir neden öncelenmiştir Yusuf Has Hacib?

NA: Çünkü daha öncesi var. Daha öncesi Bilge Kağan örneği var. Yani hükümdarlarımıza bile o aklı bilgiyi yakıştırırız. Bizde şöyle değil midir, başkan bilir deyimi. Çünkü başkan, hükümdar, yönetici bilir ki oraya gelmiştir. Şimdi ben size şöyle bir şey söyleyeyim buna yakın tarihte cevap vereyim. Orhun yazıtları vardır. O iyi yetişir, mesela IV. Mehmet için şöyle derler, IV. Mehmet altı yaşında tahta geçti. Hatta tahta geçince sünnet oldu. Yani çocukluk yaşı, küçümsediler. Köprülü Mehmet Paşa’nın cevabı şöyledir, o atadan, dededen sultandır, o Karahan neslindendir, elli sekiz öncesi bilgidir, bilgedir, bilgilidir. Deli dediğimiz İbrahim bile dokuz sene başta kaldı. Nerede akıl bilgidir işte, onda da bilgi var. Bilig kelimesine Yusuf Has Hacib kullanırken o geçmişi de bildiği için örnekler verdiğinde Artesunla örnek verir, örnekler verdiğinde Bilge Kağan’dan örnek verir. Bakın hemen söyleyeyim yerinde sordunuz. Bizim hükümdarların ismi; Türk Bilge Kağan, Orhun Türk kullanıyor, İl İltmiş Bilge Kağan, İl Tutmuş Bilge Kağan, hep bilgi var, bilge dediğimiz. Çünkü aksakallılar grubu var. Son bir örnek vereyim, son tarihimizde. Erciyes’te deprem, Mustafa Kemal Trabzon gezisinde, gezer Van’a da gider. Sorar halka zararınız ne, karşılayalım, tanımazlar Mustafa Kemal’i. O zaman gazete falan yok. Söyledikleri tek söz şudur, padişahımız bilir. Bilgi odur çünkü. Bozulur tabii kaymakamı azarlar, beni tanıtmadınız hâlâ cumhuriyeti tanıtmadınız mı? O gerisi kalsın, ama önemli olan halk, yöneticisine, hükümdarına, o valisine güvenir gerisini düşünmez. Bilgi anlamı burada.

LA: Güzel bir açıklama oldu.

NA: Kağan cesur olmalıdır. Uygunsuz hareket eden kimseleri, ellerini bağlayıp susturdu. Kötüleri memleketten sürerek uzaklaştırdı. Günümüze ne kadar da uyuyor Allah’a şükür. Mecliste böyle diller pabuç gibiydi nerdeler hatırlayın. Evvelsi gün iki tane daha milletvekili gitti. Kötü hareket edenlere müsade yok. O süzgeçtir bizim için. Böyle tedbirle memleketini idare etti. Saadeti günden güne artı ve yükseldi. Orada övgü düzüyor. Erdemli olmalıdır bey. Beye dedim ya bilig, bu beyliğin temel doğruluktur. Beyler doğru olursa dünya huzura kavuşur. Eğri büğrü ülke yönetemezsin. Selçuklularda bir şey vardı biliyorsunuz, Anadadolu Selçuklularda Saadetin Köpek yani lakap takılmıştı yağcı, yalak anlamında affedersiniz. Devlet işte eğri büğrü yönetildiği için ne hallere geldik, bu uzak bir örnek veriyorum ben biraz tarihimizden uzak olsun diye. Zeki ve uyanık olmadır bey, bahanesi olmamalı biraz önce sohbet ederken Zennur Hocam söyledi uyanık olacaksın, Faruk Bey’de söylemişti. Ayasofya Antlaşmasını konuşurken o hükümdar neredeydi, hükümdar mazeret uyduramaz. İyi danışman seçeceksin, danışmanın iyi olması, evetçi danışman olmaz. Bakın III. Mustafa tahta geçtiği zaman perişan bir haldeydi ülke çöküntüye gidiyor, ben şunu yapayım evet, savaşıyım evet, barış yapalım evet. Yahu diyor ben sizi lala diye niye seçtim? Ben Moskof’tan bir danışman getireceğim. Yap derse yapmayacağım, yapma derse yapacam. Aman ne yapıyorsunuz sultanım? Dediği zaman çünkü Rus ajanları danışmanı olmak için uğraşır. Beni yanıltması için yap diyecek, ben onu yapmayacağım. Yapma derse yapacağım. Şimdi devletin danışmanı iyi olmalı, hükümdar bahane yapmamalı. Onun için zeki ve uyanık olmalı. Sabırlı, kararlı olmalı. Aceleci olmalı, bu konuda şöyle bir tavsiyesi var: İn name şöhretle adının yayılmasını isterse, şu beş şeyi kendinden uzak tutmalı hükümdar. Bir, aceleci olmamalı, cimri olmamalı, hiddetli yani sert olmamalı, inatçı olmamalı, yalancı olmamalı. Cömert olmalı, halkını doyurmalı. Bilirsiniz ki Tonyukuk, düğün yapıldığı zaman hükümdarların, hani bizim sultanların kırk gün kırk gece kutlama derler ya, aslında halkı doyurmak, donatmak içindir o. İnanın ben hatırlıyorum, benim ilçemde olan arkadaşım var Salih Hocam bilir. Benim en büyük ağabeyim, ben onuncu ve sonuncuyum. En büyük ağabeyim evlediği zaman, babamın şöyle dediğini hatırlıyorum, hanım eski kaşıklarla, tabakları koydun değil mi çünkü almasına göz yumurlurdu. Sultanlar, hanlar, hakanlar toy ve düğün yaparken halkı da donatırdı. Yediği tabak ona kalırdı, çanak ona kalırdı. Onun için yapardı. O nedenle söylediği cömert olacaksın. Ama bu bilgide cömert, hizmette cömert, merhamette cömert, şefkatte cömert. İnatçı olmayacak. Tatlı dilli, güler yüzlü olacak, saldıran olmayacak. Yiğitlik, aflık olacak, güvenecekler. Biliyorsunuz, Türk’te korkak, ürkek bir hükümdar anlayışı olmaz. Mustafa Kemal Ankara’nın köyüne doğru gidiyor, ticaret ediyor, bizi bunu daha sonra kitaplarda okuyoruz bunu. Sohbet ederken, o evin sahibine diyor ki sen gaziyi tanır mısın? Tanımaz mıyım, ak sakallı, iriyarı, baba yiğit birisiymiş. Bıyığını kestirmiş yeni cumhurbaşkanı olmuş, 42-43 yaşında bir adam. Cevat Tavas diyor ki tanıtmak istedim, göz işaretiyle bırak. Çıktık sebebini sorduk, onun hayalini yıkmaya hakkım yok. O beni öyle tanıyor. Bir tanede olsa milletim beni öyle tanıyor. Ben kendi menfaatim için gelmedim buraya. Çünkü millet onu baba, koruyan, kollayan, mübarek, ak sakallı ama iriyarı, güçlü bilir. O nedenle alçakgönüllü olmalı. İyilik sahibi olmalı. Onun için tasavvufta şöyle bir sözümüz yok mu iyilik sahibi: İyiliğe, iyilik her kişinin kârı. İyiliğe kötülük şer kişinin kârı. Sen iyilik yaparsın adam sana kötülük yapar. Kötülüğe iyilik er kişi kârıdır. Sabır budur. İyilik budur, yiğitlik budur. O nedenle Yusuf Has Hacib bunları anlatır. Adalet önemlidir, körünük önemlidir, adil olmazsa bu devlet yürümez. Bakın adalet konusunda şöyle kısa kesiyorum. Adalet konusunda Yusuf Has Hacib’in tavsiyesini Osmanlı olduğu gibi almıştır. Osmanlı Karahanlı’ya uzak değildir. Osmanlı Selçuklu’ya uzak değildir. Osmanlı Gazneli’ye uzak değildir. Bazen bize derler ya Avrupalılar, sizin Anadolu’da ne işiniz var. Gazne’de ne işiniz var. O İskender’in ne işi vardı İran’da. O nedenle bizimdir, Türkler bizimdir. Şöyle der Yusuf Has Hacib, memleket tutmak için, askerle ordu gerek buna ne deniyor adalet dairesi Osmanlı’da. Çemberdir o. Bu kralzade Ali’nin deyimi, Osmanlı’nın şiarı. Askeri beslemek için de çok mal ve devlet gerekir. Bu malı elde etmek için halkın zengin olması gerekir. Halkın zengin olması için doğru kararlar konulmalıdır. Adalet mülkün temelidir oradan geliyor. Bunlardan biri ihmal edilirse dördü de geri kalır. Dördü de ihmal edilirse beylik tutmaz, yıkılır. Osmanlı’da şunu böyle özetlemiş, ben tabii bunu bugünkü şekliyle söylüyorum. Adalettir dünya düzen kuruluşunu sağlayan, dünya bir bahçedir doğanı devlet, devletin nizamını kuran Allah’ın kanunudur. Allah kanunu ancak saltanatla kurulur. Saltanat ancak orduyla zaptedilir. Ordu ancak mal ile ayakta durur. Malı toplayan halktır. Halkı idare eden ve bir sancak altında toplayacak olan padişahtır. Cihan padişahıdır, onun için sultan badiretli olacak. Osmalı’da badiret önemli. Ola ki madur olur. Ola ki padişah kendini geçer, bir de maaşlı elemanı vardır. Madur olma padişahım, senden büyük Allah var. Maaş veriyor, maaş gururuna kapılmıyor. Benlik olmuyor, bizlik oluyor işte. Osmanlı, Türklük özeti bugün cumhuriyet bunu devam ettiriyor çok şükür. Adaletin dayanaklarından biri de yargıdır. O ikisi olmazsa olmaz, hakanda affedicilikte vardır. Onun için affetmeyi de bilecek. Ama neye göre yüz kızartıcı suçları asla affetmez. Biliyorsunuz Çanakkale ve Sakarya savaşında mahkûmları biz tarlalarda çalışsın diye gönderdik ama yüzkızartıcı suçluları asla, yani o gün padişah, meclis zamanında Mustafa Kemal adi suçluları çalıştıralım, çünkü herkes cephede. O nedenle padişah, zamanına, devrine, yerine göre de affedici yönü vardır onu da söylemiş olalım.

Eğitim konusunda sözü var mı, tabii ki eğitim konusunda sözü var. Bir cümleyle özetleyelim. Oğul kız küçüklükten evrilir, öğrenir, yaşlanıp ölünceye kadar unutmaz. Çocukların bütün vebali babaların üzerinedir, özetliyorum ben. O nedenle insan küçük çocukken öğrenmelidir, yani biz özetleyelim Yusuf Has Hacib’in söylediğini ağaç yaşken eğilir.

Sonuç: Yani bu konuşmamızın sonucunu söylelim size. Kutadu Kubilig, Kaşgarlı Mahmut’a bir cesaret vermiştir. O eserine biraz önce söyledim size, Kaşgar’dan kalkıp, Halep, Bağdat’a, Bağdat’ta Halefi El Kasım’a sunarken şöyle der: Tanrı yeryüzündeki erki, gücü, otoriteyi Türklere verdi. Bunların dilini öğrenmekte fayda vardır. Bu kitabı Araplara Türkçe öğretmek için, yazdım, buyrun demiştir. Artık bunalmıştır, Türkçe kayboluyor çünkü. O nedenle biz bugün bunun tartışmasını yapmayız, yapmayacağız da isimlerimiz hep öyle bunun tartışmasını yapmayacağız ama durum bu. Şimdi geçmişte niye Kutadu Kibilig’in kıymetini bilmedik. Kitaplarımızın kıymetini bilmedik. Bizim devletlerimiz, yani haddim olmayarak söyleyeyim, asla şiddet ve şirket devleti olmamıştır. Bugün şirket devleti olan dünyayı kasıp kavuruyor, ahlaksızca saldırılar yapıyor Orta Doğu’ya. Bu bir şirket devleti, şiddet devleti keza onu da sayarsın. Ama bizim devletlerimiz hep insani devletler olmuştur. Yani yaradılanı hep yarattığından dolayı kutsal görmüştür, hoş görmüştür. O nedenle ecdedi mahlukun en şereflisi Muhammed’in hep o hadislerine, Allah’ın ayetlerine göre hitap etmiştir ve yönetmiştir devletleri. O zaman bunların bıraktığı kıymetli eserleri nesillere nasıl tanıtacağız? Şimdi biz burada kendi kendimize konuşuyoruz. Gençlerde olsaydı birkaç tane. Mesele kim tanıtacak gençlere, matematikçiler mi, kimyacılar mı alınmasın burada olanlar bu söyleyeceğimden onlar tahtada en güzel formüllerini çözüyorlar onların görevi o kadar değil tabii ki nasihatidir, doğruluktur. Ama bize öğretecek olan fizikçi mi? Değil. Edebiyatçı ve tarihçiler. Yani tarih öğretmenleriyle tarih hocalarıyla, edebiyat hocalarıyla bu eserleri bize onlar tanıtacaklar. Eyvah biz tarihi sevmeyiz ki, nerede sorsanız tarihi sevmeyiz. Tarihi sevmeyiz deriz ama iki hafta önce soykütüğü kitlendi. Bak tarihine ne kadar da dikkat ettin, tarih sana gerekli. O nedenle ezberci tarih olmaz. Peki tarih verilatör???? öğretebiliyor muyuz? Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’ini öğretebildik mi? Divan-ü Lügat’ı öğretebildik mi? Şahmeran’ı öğretebildik mi? Çünkü ortaokul ve hatta doğuştan diyelim, doğmazdan önce testle başlarız kız mı erkek mi sonra Teog sınavıyla başlarız, sonra üniversite sınavıyla başlarız. Arkadaşlar testle; adalet, merhamet, şefkat, latefet, nezaket, netamet öğretilemez. Testle tarih öğretilemez. Tarih ancak tiyatral olarak anlatılmalı, tarih ancak görsel olarak anlatılmalı, menkıbelerle, masallarla gerektiğinde hikâyelerle öğrenilir tarih. Biz şimdi testle öğretmeye kalkıyoruz. Hangi güçlüyüm diyen devletler tarihini, tarihini sevmeyen devletler vardır, onun zaten tarihi yok. İsrail tarihi olmadığı için serseri mayın gibi dolaşıyor, ona çatıyor, buna çatıyor. Senin tarihin var bakın Montesquieu ne diyor, eğer onlar olmasaydı tarih olmazdı. İyi ki de Macarlar Müslüman değil, olsaydı olurdu, keşke diyor Osmanlılarda Hristiyan olsaydı. Senin tarihine özeniyorlar. Fatih Sultan Mehmet’e demediler mi? Sen Osmanlı İmparatoruyum deme, sen devleti alimin imparatoruyum deme, Roma Sezar’ıyım de. Fatih’in haberi yok Roma Sezar’ı diye madalyonları bastırıldı İtalya’da. Madalyonları basıldı göğüslerinde taşıyorlar. Ama yeter ki sen Türküm deme. Senin tarihine özeniyorlar. Tarih kitaplarımızı okunur durumda mı, hangimiz merak ettik, oğlum, kızım getir bir bakayım tarih kitabına. Çünkü resimli resimli alt yazıda bir şey yok. İçeriklerde bir şey yok. Hangi bir milleti düşünebiliyorsunuz ki, okul biter bitmez öğrenci kitabını yırtsın vandallar gibi ayıklasın çünkü değerini görmüyor. Yani gerek içerideki bilgiyi görmüyor gerekse baskıyı görmüyor. Hocam renkli baskı önemli mi, renkli televizyon niye izliyorsunuz eskiye itibar yok. O nedenle hayat neyse Türkler onu kullanmasını bilmiştir. Bakın biraz önce sohbette söyledim altın elbiseli bir adam var. Almata’dan Kazakistan’da müzede Rusya topraklarındaydı. Bir nesil onu görüyor 2500 sene önce senin atanın tarihi, senin neden üretmiş, ne yaşamış. Bugün sosyete diyoruz ya, sosyete olmak kolay bir uçak aldığın zaman iki sahneye çıkarsın dört yarışma yaparsın, reklamını yaparsın, sosyete oluyorsun. Ama senin ataların bilimsel yaşantının en güzelini yapmışlardır. O dokuduğu halılar, o giydiği elbiseler, Marco Polo öyle diyor işte siz burada kendi elbise giyiyorsunuz ama onlar altın elbise, ipek elbise giyiyor. Efendim tarih ve edebiyat öğretmenlerimize düşen görev ne olursun tarih ve edebiyatı kendileri anlatsın çocuklara ödev verirken 15. sayfayı Ahmet sen anlat, 20. sayfayı Seniha sen anlat demesinler. Tiyatral anlatsınlar, dramatik olarak anlatsınlar. Online tarih olmaz. Açıköğretimde tarih olmaz. Tarih çünkü bir milletin tiyatro sahnesidir. Bin yıllık, on bin yıllık. Bu sahnede gerekirse öğretmen ağlamalı. Yüz hattını görmeli. Fikrini görmeli, o zaman Kutadgu Bilig’i öğrensin. Kısacası fakültelerimizde denmiyor mu inkılap tarihi neyime yarar? Benim tarih neyime yarar? Bakın size yakın bir tarihi söyleyeyim arkadaşlar. 23 Şubat 2018, Hollanda ne dedi bize, siz katilsiniz dedi. Siz soykırımcısınız. Yani soykırımı kabul ettik, bize katil diyor. Sen ne yaptın hocam, ben yıllar önce görevimi yaptım. Biz ne yaptık, bu kadar konuşuyoruz ama sen ne yaptın? Soykavramı, biz hep bunu yanlış okuduk bakın ben oraya bilerek o ismi koydum. Lütfen doğru okuyunuz, istatistik yaptım, genelleme yaptım. Kitap masamda daha tasarı halindeyken, gelip bana hocam sende mi soykırıma inanıyorsun diyenler var. Çünkü bizi üç milyon Ermeni öyle bir şartlandırmış ki, öyle bir yanılgıya düşürmüşler ki, tarihimizle ilgisi yok.

LA: Kayırmış soylarını.

NA: Evet. Şöyle bir şey var, Batı tarihini biliyor, seninkini daha iyi biliyor. Bu eseri niçin yazdım. Benim babamın, dedemin bana vasiyetidir. Ben fen çıkışlıyım, babam benim doktor olmamı istedi, çünkü torunlarına ben bakayım diye en küçük benim. Abimlerim avukat, savcı olun dedi, amcam dedi mühendis ol. Ama ben tarihçi olacaktım. Çünkü benim beynim tarihe çalışıyordu dedem beni öyle yetiştirmişti. Dedemin evini Ermeni insanlar o gün techirde, Birecik’e, Urfa’ya, Antep’e, Halep’e yerleşen Ermeni Taşnak Sütun Cemiyeti’nin üyeleri dedemin evini basıyorlar. Orada babam daha altı yaşında. Paranın nerede, altınların nerede olduğunu öğrenmek istiyorlar. Urfa Birecik’teyim ben Antep fıstığı vardır kurutulmak için evin bir bölümü kullanılır. Parayı oraya koymuş büyükannem dedemin hakikatten haberi yok. Büyükanneme de işkence yapınca, hançerle çiziyorlar, babam bu kim diyorlar bu bizim hizmetçinin oğlu biz bakıyoruz diye anne diyince babam şurasına bir hançeri yerleştiriyorlar. Babam o hançer yarasıyla öldü. Oğlum dedi nedir bizim bu Ermenilerden çektiğimiz. Onlar bize, militanlardan kastediyorum, halkına bir şey demiyorum. Militanlara söylüyorum, yazsana oğlum bunu. Ama ben bana hançer vuranı tanıdım. Bizim Oannis’ti. Bizde çalışan çünkü yüzünü kapatmış ama kaşı tek kaştı kaşını kapatmamıştı. O ihbar ediyor. Söyleyeceğim şu; ben üstüme düşen görevi yaptım. Dedim ki Türkler, Ermeni soykırımı yapmaz. Bayrağı çiğnemeyipte İzmir’deki o valilik binasındaki konağa giren Mustafa Kemal bayrağı çiğnemiyor, bu millet soykırım mı yapar? Ey Amerika diyorum şimdi açın internete bakın senin kongre binasında, temsilciler meclisinde soykırım dediğin Osmanlı’nın padişahın büstünü taşıyorsun hâlâ kanun yapıcı diye, adaleti, şimdi bize soykırımcı diye o da destek veriyor ya. Ey Hollanda, Yavuz olmasaydı Lehn şehrine Lahey’e giderseniz görürsünüz hâlâ Yavuz’un büstü var belediye binasında. Barbaros’un heykeli var. Ee bunu kim söyleyecek bunlara iyi tarih bilen dış işleri bakanlarımız. Bugün Mevlüt Çavuşoğlu eyvallah hakikatten görevini yapıyor, çok güzel. Onun güzel bir deyimi vardır. Bu devlet beni keçilerin arkasından aldı, dış işleri bakanı yaptı bu da güzel bir hasletdir, güzel çalışmaları var ama söylemek istediğim şu her bakanımız dolu olmalı her büyükelçimiz protokol çiçeği olmamalı. Bizim büyükelçilerimiz hatırlayın, bundan otuz senesi öncesine kadar yabancı kızlarla nasıl evlilik yaparız kavramı için uğraştılar.  Ya senin görevin bu mu? Yani devletini orada temsil ederken o değil midir ki Osmanlı çöküntüye gidiyor giydi yeniçeri elbisesini Mustafa Kemal daha bir yüzbaşı ölmedik daha diye yeniçeri elbisesini giydi işte büyükelçi buydu Sofya’da. Sen böyle isen devletini temsil edersin. O nedenle tarihimizi bilmeliyiz diyorum. Bağışlayın, özür dilerim, tarih kitaplarını bugün biz bedava dağıtmalıyız. Beyoğlu, Tünel’e çıkın bedava İncil dağıtılıyor. Yani devlet bedava tarih kitabı dağıtamaz mı? Ofset baskı yapamaz mı? Bir bakanlığın ofset dergisini biliyorum, ayda bir milyon senede on iki milyon yapar, on senede yüz yirmi milyon. Yahu biz bir Ermeni soykırımı yapmadık, deyimi için bir kitap basamayız. Uçaklar skylarını okuyacağımıza bir tane oraya koyalım. Yani uçak yabancı uçuşlarda çok elit kimseler bir bakar, fuarlarda hangi üzüm paketinin içine soykırıma hayır, yapmadık diye koyduk. O nedenle davet ediyorum, benim senin bilmemiz için. Sonuçta, bakın niye seni unutmayalım diyorum. Size bir örnek vereyim, tartışırlar Agamonorsalyası, Agamemnon kim? Truva destanında, bakın İngiltere tarihini unutmamış, intikamını nasıl alıyor, tam dokuz bin yıllık intikamı alıyor. Miken Kralı Agamemnon, Yunanlı başkumandan Truva savaşını kazanır. Montaigne orada bahseder, der ki, kitaplarına bakın Türkler ve Müslümanlar, Fatih’in şöyle söylediğini yazar, bu Montaigne’in sözü, Hektor’un intikamını aldım. Mustafa Kemal’de öyle dediği denilir. Peki Çanakkale’yi geçemediler. 18 Mart 1915, İngiltere bunu unutur mu? Bize Mondros ateşkes antlaşmasını nerede imzaladı? Bakın Mondros limanında Agamemnon zırhlısında. Bunu bilerek yaptı. Yani tarihini unutmuyor, intikam almayı unutmuyor. Yine bu konuda dikkat edin tarihimizi bilmediğimiz için Ermeni soykırımını tek redden devlet hangisidir? İngiltere.

LA: Hocam sonra Agamemnonluları, Yunanlıları da üzerimize saldırttılar.

NA: Yunanlıları saldırttılar.

LA: İmzayı attırdı sonra Agamemnonluları üzerimize saldırttı.

NA: Yani tarihimi biliyorsam, senin tarihini de biliyorum. Burada anlatmak istediğimiz Kutadgu Bilig olsun, Divan-ü Lügat eski eserler olsun hepsi için kastediyorum. Biz tarihimizi iyi öğretmeliyiz çocuklarımıza. Bakın Ermeni soykırımı için niye sesini çıkarmıyor çünkü itilaf kuvvetleri baş savcısı yargıladığı yetmiş tane milletvekilini üç tane de İttihat ve Terakki’nin yöneticisi var, Enver Paşa, Cemal Paşa, Talat Paşa bunlar kaçtığı için ama sonuç: İngiltere dış işleri bakanları, İngiltere başbakanı meclis bekliyor cevaben İngiliz asıllı baş savcısı itiraf, belge yok. Soykırımın belgesi yok. Bunu bilmemiz gerekir. Bir başka olay, biz tarihimizi bilmeliyiz son cümlemi söylüyorum, sen tarihini bilmez isen seni tarihle cezalandırırlar. Rahmetler olsun Yusuf Has Hacib’e, rahmetler olsun Kaşgarlı Mahmud’a, rahmetler olsun Mevlanalara, Yunus Emrelere, rahmetler olsun Mustafa Kemallere bugünkü yöneticilerimize de Allah güç ve kuvvet versin. Askerimize, ordumuza, polisimize ne iyi ettiniz beni dinlediniz. Bana güç ve kuvvet verdiniz Allah sizden razı olsun.

LA: Hocam bu derinlikli sunumunuz için çok teşekkür ederiz. Ben özellikle iki soru soracağım, sonra dinleyicilerimize yönelteceğim. Çok önemli bir üçlüden bahsettiniz, üç kitap, Divan-ü Lügat-ı Türk, Kutadgu Bilig, Orhun Yazıtları doğru anlamış değil mi? Burada ben bu bilgiyi biraz daha deşmek istiyorum. Yani Mustafa Kemal Atatürk’ün bu kitapları günümüz Türkçesine kazandırılması konusunda daha detaylı bilgi verebilir misiniz? Agop Dilaçar’dan istiyor, Türkçeye çevirtiyor, fakat akabinde 1937’deydi galiba yanlış hatırlamıyorsam Hüseyin Namıkov’un Tonyukuk yazıtını Türkçeye çevirtiyor. Sonra 40’larda hapse giriyor Hüseyin Namıkov. Yani o kopukluk Atatürk’le bir olay başladı, bu üç tane bizim üçlümüz yani bizim temel eserimiz Türkçeye kazandırıldı. Fakat daha sonra İnönü geldikten sonra başka bir şeyler mi oldu?

NA: Tabii ki Agop Dilaçar yakın tarihte vefat etti. Ona güvenimiz var, ona inancımız var. Bu belgeler doğru. Bu üçü üzerine çalışmalar yaptırıyor, bu çalışma sırasında Mustafa Kemal ısrarla biraz önce söyledim ya hatta şöyle dedim diyor Osmanlı’da Karahanla övünürdü. Karahan nesline bağlı olduğunu, hani çekindim acaba kızar mı, bizimdir yerindedir diye. Şimdi Mustafa Kemal’in eskiye bağlı olduğunu şöyle bir özet yapayım, İnönü geleceğim ben. Nizamettin Tepedenlioğlu diye bir yazarımız vardı. Tepedenli Ali Paşa’nın torunu, şu isyan eden, habire gençte o zaman Abdülhamid aleyhine yazı yazıyor. Çağırttırıyor, köşke çağırttı, korktum, çekindim, durup dururken Mustafa Kemal beni niye çağırttı? Sözü özetliyorum ben, Nazif onun lakabı Deli Nazif’tir. Deli Nazif’in diğer bir yönü nedir? Kara Davud’u yazmıştır. Biraz dede intikamı olduğu için Kara Davud’da, Kara Davud kahramandır, romanın kahramanı, Fatih şehzadede tokat atmıştır, o tevkif edildiği için matbaa yıkıldı. Sen nasıl Fatih’e tokat attın, diye böyle bir hikâye. Söylediği söz şu diyor; Nazif seni anlıyorum, dedenin intikamını almaya çalışıyorsun ama eğer bugün ben general ise cumhurbaşkanı isem Abdülhamid’in açtığı okullar sayesindedir yapma, dedenin intikamını Abdülhamid’den alamazsın, o yok. Deden yok o nedenle bugün Türkçe konuşuyorsak, Abdülhamid sayesindedir. Bugün Türkçe eğitim yapıyorsak, bugün biz buradaysak, söyleyeceğim şu Osmanlı’yı hani öyle gösterirler, sen Fatih’ten daha büyüksün dedikleri zaman hadi be sende demiştir kaba deyimle söylüyorum. Onun şartları başkaydı, benim şartlarım başkaydı. Yavuzlar nerede demiştir, Fatihler nerede, Yıldırım Beyazid’ın ressamlar, Timur’un şeyini alsın demiştir, Mustafa Kemal bu mimar üzerinde bilir eskiyi, milletini bilir. Gelelim ikinci adama, ikinci adamlar biraz hep yüksünürler, hep özenirler. Paraya resmini koyması tabii hakkı vardır, yani bir hükümdar ölünce cumhurbaşkanı vefat edince, ayrılınca resim konulabilir onun yasağı yok. Ama tahammülde mi yok, saygı da mı yok, gelenekte mi yok, örf, adette mi yok. İnönü dönemindeki biraz o çevre ne dersek diyelim sosyalist demeyelim de daha böyle sol kadro hareketi bunu uzak tutmuştur. Eşi rahmetli ????? değil Tevetoğulları olsun, Alparslan Türkeş olsun hepsine karşı aynı kırk yılda değil mi bu. Bu bakış Türkçü davranışın boyutunu. İsmet İnönü’nün başbakancısı zaten Almancıdır, Şükrü Saraçoğlu. Yani ne yaptıklarını bilememişlerdir. Yani Mustafa Kemal’in o tavsiyesini yaşatmamışlardır. Üzüntümüz o bizim.

LA: O üç temel eserle bağ kopuyor. Ve bugünlere geliyoruz.

NA: Dikkat ederseniz, klasik eserler var ama bütün klasik eserler Yunancalar çıkarılmış, ya bunları da çıkarsana. Bakış o olduğu için biz unutmuşuz. İnşallah ben şöyle bir şey diyeyim. Maraslı’ya bakın, Maraslı’nın sohbet olsun diye söylüyorum. O kadar konuştuk ama ne yaptınız diye sorarlar insana. Bozkırın efendileri Oğuz Kağan destanıdır, onu romanlaştırmaya çalıştım. Çünkü küçüklükten beri sizde hatırlayın, tarih hocalarımız bize şöyle derler, hani Tungular, Oğuz Kağan, Mete Han’dan neyi istedi. Biraz da savaşa sebep vermek istiyorlar. İşte silahını istedi verdi, adam istediler verdi. Toprağı vermedi, Tungular dedi ki hani at, avrat, silahtı, insan hanımını nasıl verir. Acaba o hanım kimdi, niye verdi onun hikâyesini yazdım. Bize ne oyunlar oynamış Çinliler ve Mete Han uyanık bir genç. O uyanık genç ki bugün bize İstanbul’u hediye etti 21 yaşında Fatih. O onun torunu çünkü biraz önce söyledim ya uyanık olmalı, zeki olmalı, bilgili olmalı, önsezili olmalı o genç işte onun hikâyesini yazdım. Manas, Manas’ta bir destandır. Bir milyon otuz altı bin mısra, yani biraz önce sohbet ettik arkadaşlarımızla ben ölçtüm elli beş santim yapıyor. Kim okuyacak? Kim taşıyacak onu, anca araştırma bunun için araştırmada yok zaten. Ama mükemmel bir destan. Türk milletinin yani Kırgızların esaret altından kurtulması için neler yapılmıştır. Manas, Tuğrul ve oğlu anlatılır. Biz dedik bunu romanlaştıralım. Hiç olmazsa nesiller çok şükür yani amacıma ulaştım mı bunu yapmaya çalıştım. Şu anda ben kendi karınca kararınca bunlar için sponsor bulamadım, kendim yaptım, şuna bile bulamadım. Bu bizim milli meselemiz, ama bastırdım. Şu anda ben Kutadgu Bilgi’yi aslına sadık kalarak ama o beyitler tamamen okunarak romanlaştıracağım. Zaten romandı, ama Yusuf Has Hacib’e Tabgaç Han’a inşallah hizmetim olur. Onların ruhuna gider diyorum ve ben bunu romanlaştıracağım. Basarım, basmam, yolda kalırım, ama yapacağım bunu da size müjde olarak söyleyeyim. Milletim adına tabii asla şahsım adına değil. O nedenle bunu da söylemiş olayım.

LA: Hocam sunumunuz için tekrar tekrar teşekkür ediyorum. Benim buradan çıkardığım netice, esası kriterler var. Bu kriterler ne deniyordu eskiden malaskirt kriterleri, başka kriterler daha söylüyordu. Aslında bu kriterler Kutadgu Bilig kriterleri. Bunların Kutadgu Bilig’in içerisinde işte bütün bu bize ait olan kriterler var. Bu nedir, Türk aklıdır. Aklın süsü dildir ve bu üç eser Divan-ü Lügat-ı Türk, Kutadgu Bilig, Orhun Yazıtları devletin temellerine yerleşmesi gereken temel eserlerdir. Kuruluş aşamasında hani biz kurduk, biz kurduk muhabbeti vardır. Kuran bu işte. Kutadgu Bilig kuran o. Kuran Orhun Yazıtları. Siz kurmadınız, kuran bin yıl önce kuruluyor. Biz bu değerli eserleri, temel eserleri eğer biz devletin temeline yerleştirebilirsek ki hocam çok güzel izah etti. Önemli olan siz Kutadgu Bilig’i ulaştırmaktan bahsettiniz, çocukları ulaşması anlamında, özellikle buraya gelirken ben kendim iki gün düşündüm üzerinde devamlı konunun benim kilitlendiğim nokta şuydu: Biz tamam biliyoruz diyeceğiz ki yabancılaşma oldu kötü oldu da eee ne yapmalı, nasıl yapmalı, nasıl bunlar çıkmalı. Mühim olan bu biz hep geliyoruz, ne yapıyoruz bütün konuşmalarda genelde ağlaşıyoruz. Bunun neticesinde hocam bunun cevabını da düşünmüş. Bunun uygulanabilir hale getirilmesi konusunda eğitimle kitaplaştırılması. Kendirden giysi ne dediniz hocam Marco Polo. ASAM kendir çalışıyor, Erdal kardeşimiz, Levent Ağabey sen bir çalışsana kendirle ilgili Atatürk’e girdim baktım bütün eserlerine gözlerim açıldı. Uzun bir paragraf var şimdi bakın kitaba da geliceğiz, diyor ki bir yurt gezisinde Trakya ve Kastamonu yazıyor. Bu iki ilde de kendir üretilmesine önem verilmelidir diye rapor yazıyor kendisi. Ondan sonra ne oldu kendir kenevir, şu kitaplar kendirden üretilmiyor mu hocam? Çok daha ucuz bir şekilde. Bugün Çinliler, ben Çin’deyken bir bakıyordum kitaplar üç kuruş. Nasıl yapıyor bunu o zaman söyleniyordu bu kendir kâğıdı, kendir kâğıdı bizim o kadar aklımız yok mu? O açıdan…

NA: O kadar ucuza mal edilebiliyorsa bedava dağıtılmalı. Arkadaşlar bakın Osmanlı, Osmanlı deriz. Osmanlı’da, Selçuklu’da yabancı mürekkep kullanmadı. Çünkü bakın ne diyor Yusuf Has Hacib; tecrübesi var, akıl süsü dil, yani düşündüğünü kendi dilinle karşındakine anlatırsın. Bazen bizim Batı’ya gidip üç dil, İngilizce bilen bağışlayın beni, hay Allah İngilizcesi, Türkçesi nerler ya konuş konuş benimle konuşuyorsun, Türkçe konuşuyorsun. Bakın Osmanlı’nın padişahlarını bazen küçümserler, asla küçümsemeyelim. Osmanlı mürebbiyeyi Türkleştirirdi. Türk’ü mürebbiyye vermezdi. Yani padişah anaları haremde Türk örf ve adetini, İslam inancını öğrenir, sonra çocuk yapardı. Çünkü Sırpça konuşmasın, Sırpça lehçeye girmesin. Osmanlı’nın padişahları asla, başka bir dil konuşmazlardı, bilirlerdi konuşmazlardı. Söyleyeceğim şu şimdi bir moda başlamış, vallahi öyle yabancı Malezyalı yani ne Malezyalı kendi örf ve adetiyle yetiştirir ve öyle düşünür. Anlatmak istediğim bu. Biz önce dilimizi unutmamız lazım. Dinimiz, dilimiz milleti millet yapan değerlerdir.

LA: Netice Kutadgu Bilig’ten dil zaten. Siz az evvel söylediniz yalvaç dediniz Kutadgu Bilig’in dili zaten Türkçe bir dil, Türkçe bir dil olduğu içinde düşünce üretmek konusunda çok üretkendir.

NA: Ebubekir’i, Osman’ı unutmamış ama Türkçe dua ediyor. Allah diyor tabii tengri diyor, yalvaç diyor tabii ki peygambere övgü yazıyor. Asla Hz. Muhammed’e unutmuyor asla ama Türkçe konuşuyor. Şu demek değildir, bizim isimlerimizi ne yapacağız, hani şu güneş Türk tarifesi vardı Mustafa Kemal’e getirdiler en son dediler ki senin ismin Türkçe ses uyumuna uymuyor Mustafa Kamal niye Arapça. Çocuklar Mustafa’yı ne yapacaz, Kemal’i Kamal yaptık da. Bırakın bunlarla uğraşmayın. Bazen isimler bizim annelerimiz gibidir. Annemiz farklı, babamız farklı milliyetten olabilir, aidiyet önemli. Ama bunu da unutmayalım bu da bir ek olsun.

LA: Tekrar teşekkür ederim hocam.

AVRASYA BİR – NECATİ AYDIN KONFERANSI. 21 Mart 2018, ASAM

Önceki İçerikBirlik
Sonraki İçerikKuşak ve Yol Projesi
leventagaogluhttps://www.agaoglulevent.com
Düşünür, Araştırmacı Yazar, Şair. 1983 yılından buyana ihracat profesyoneli olarak çalışan Levent Ağaoğlu, 1997-2001 yılları arasında Hong Kong’da yaşadı; yaklaşan Büyük Asya Yüzyılı’nın ayak seslerini duydu hep. İsmail Gaspıralı’nın “Dil’de, Fikir’de; İş’te Birlik” idealinin peşinde koşarak Türk Evi, Düşünce ve İş Ocağı kitap serileri üzerinde çalışıyor; mütefekkir ve müteşebbis gözlem ve birikimlerini yazıya geçiriyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

TWITTER

Son Eklenenler