Ana Sayfa Yazılar Dış Dünya Tefekkür Medeniyetimiz -7: Dinler

Tefekkür Medeniyetimiz -7: Dinler

İÇİNDEKİLER

ÖZET

A- TÜRKLERİN İNANÇ YOLCULUKLARI

B- DİNLER

1. Gökdini

2. Maniheizm

3. Budacılık

4. Zerdüştlük

5. Müslümanlık

6. Hristiyanlık

7. Musevilik

C- FARKLI İNANÇLARA SAHİP TÜRK BOY VE TOPLULUKLARI

D- TEFEKKÜR MEDENİYETİMİZ

—————————————————

ÖZET


Asya’nın Yenisey ve Orhun boylarında taşa yazılan TENGRİ inançları ile başlayan Türklerin inanç yolculukları, Dunhuang mağaralarındaki Budist resimler ve tapınaklar, ahşap direkli Semerkant, Buhara Camileri, Ahlat mezar taşları, Anadolu coğrafyasındaki Kapadokya yeraltı kiliseleri, Göbeklitepe Tapınağı, Karaim Sinagogları, Karamanlı Ortodoks Kiliseleri,  Küçük Asya’nın kadim mitolojileri, Sümer Tanrıları, Rumeli dergah ve tekkeleri ile çeşitlenip zenginleşmiştir.

Türklerin Tengricilik (Göktanrı) ile başlayan dini inançları, Maniheizm ve Budacılığın ardından Semavi  dinlerle buluşmuş, 7 dinde inançlarını sürdürmüşlerdir.


21.yüzyılda Asya ve Avrupa’ya dağılmış 35’i aşkın Türk boy ve toplulukları 5 dinde  inançlarını devam ettirmektedirler: 

Müslümanlık…………..17 boy
Hristiyanlık…………….11 boy
Şamanist ……………….4 boy
Budist …………………..3 boy
Musevi…………………..2 boy


35 boyun yarısının tercihi Müslümanlık, dörtte üçünün tercihi ise Müslümanlık-Hristiyanlık şeklinde olmuş, Şamanizm-Budizm şeklindeki Asya inanışları ise boyların %20’sinin tercihi şeklinde olmuştur.  


A- TÜRKLERİN İNANÇ YOLCULUKLARI

Tengri
Türkçe’de tespit edilen ilk kelime Tengri’dir (Tanrı). Türklerin kuvvetli inançlara sahip oldukları, kavramsal çerçevenin kadim ve kuvvetli olduğu görülmektedir.

Göktanrıclık, daha sonra Yakut Türkleri üzerinden Amerika’lara da atlayacaktır.
Türkler, Göktanrı inanışları ile Çin’lilerin inanç dünyalarını da dönüştürmüşlerdir. 

İslamiyet ve Hilafet
İslamiyet ve Hilafet, Türklerin kadim hasımları Çin ve İran’a karşı olan mücadelelerinde; galabe çalmalarına neden olmuştur.

Horasan Türklerinden Ebu Hanefi’nin sistemleştirdiği Kuzey İslam’ı yani Hanefilik İslamiyet’in %56 sını teşkil etmektedir. Akıl ve İman birbirinin destekçisidir. Tasavvufi inanışlar, mezhep ayırımını ortadan kaldırmış, Bektaşilik, Osmanlı’nın Avrupa’da yayılmasının altyapısını teşkil etmiştir.

Ana Eksenler

  • Çin, İran, Rusya ve Avrupa’da önemli bir Müslüman Türk nüfusu;
  • Çin ve Rusya’da Budist Türk nüfusu
  • Rusya ve Doğu Avrupa’da Hristiyan ve Musevi Türk nüfusu yeralmaktadır.

Kutsal Toprakların Ülkesi
Türkiye, kutsal toprakların ülkesi: Ana Tanrıça Kibele Kültü, Meryem Ana Evi, İznik Konsülü, Ortodoksluğun Türkiye topraklarında hayat bulması, 7 kutsal kiliseler, Ayasofya Kilisesi, Mimar Sinan Camileri, Medreseler, Külliyeler, İbrahim Peygamber Urfa, Nuh Peygamber, Nuh’un Efsanesi, Harran, Aziz Paul, Antakya, Tarsus, Kapadokya Yeraltı Kiliselerindeki ilk Hristiyanlar, Göbeklitepe (MÖ 8000), Süryanilik, Aramilik, Nesturilik, Doğu Hristiyanlığı hep ülkemiz topraklarındaki inanç yolculuklarıdır.  

Nil – Amuderya (Ceyhun) Nil nehri ile Ceyhun (Amuderya); Nil’in İskenderiye ve güneyde El Uksur Vasıt noktalarından başlayarak doğuya doğru iki paralel çizgi çekildiğinde arasında kalan şehirler; İskenderiye, Memphis, Kahire, Şam, Kudüs, Harran (çeperinde) Yeruşalayim, Ninova, Bağdat, Babil, Basra (çeperinde), Uruk (çeperinde), İsfahan (çeperinde), Nişapur, Buhara, Semerkant.

Türkler, Nil-Amu Derya/Ceyhun ekseninde gerçekleşen kıtalararası kültür temaslarında, doğudan Semerkant ucundan başlayıp, batıya doğru yolculuk süreçlerinde var olmuşlardır.

Ana İstasyon: Maveraünnehir Sarı Nehir (Huang Ho) – Ceyhun veya Orhun nehri – Ceyhun arasındaki mesafe ile Ceyhun – Nil arasındaki mesafe birbirine eşittir. Türkler, yüzyıllar süren Batı’ya yolculuklarını ara istasyon Maveraünnehir (Ceyhun-Seyhun) olacak şekilde gerçekleştirmişlerdir.

Hanefilik Ekseni 700’lü yıllarda İslamiyetin erken çağlarında Horasanlı Bilge İmam-ı Azam Ebu Hanife, İslamiyetin sistemleştirilmesinde sabırlı ve gerçekçi, imanı akıl ile meczeden adımlar atarak, İslamiyetin en geniş mezhebinin ilerde Balkanlardan Hindistan’a, Bengaldeş’e; Tataristan’dan Mısır’a uzanacak bir iman&gönül birlikteliği yaratılmıştır.

Hindistan Türkiye ve Türkistan haricindeki coğrafyalardan Hindistan’da Türk Babür İmparatorluğu İslamiyeti altkıtada zengin bir medeniyet seviyesine yükseltmiş, Yamuna nehri kenarındaki Agra kentini Taç Mahal ile şenlendirmiştir. Osmanlılar döneminde ise İstanbul’da Hint Tekkeleri varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Osmanlı’da Semavi Dinler Osmanlı, Semavi dinlerin hepsinin temsilini üstlenmiş; İslamiyeti Hilafet, Ortodoksluğu İstanbul Patrikhanesi, Museviliği Hahambaşılık, Ermeniliği Patriklik ile temsil etmiştir.

Hristiyanlığın kökleri Filistin ve Anadolu topraklarıdır.

Doğu Hristiyanlığı’nın Ermeni, Süryani ve Rum Ortodoks kilise ve inançlarının kökeni Türkiye topraklarıdır.

Protestanlığı ortaya çıkaran Osmanlı diplomasisidir.

Katolik Hırvatlar, Ermeniler, Arnavutlar, Polonyalılar, Macarlar, Rumlar Osmanlı ile olumlu ilişkiler içinde olmuşlar Polonya ve Macaristan’ın bağımsızlık mücadelelerinin merkezi Osmanlı toprakları olmuştur.

Maveraünnehir/Türkistan Rönesansı 700-1200
700-1200 yılları arasına Maveraünnehir merkezli Türkistan coğrafyası Rönesansı, Avrupa’dan 600 yıl önce yaşamaya başlamıştır. Uluğ Türkistanlılar diller ve dinler ile hemhal olmuşlardı. Zerdüştilik, Manicilik, Budacılık, Nesturilik, Süryanilik, Hinduizm, Müslümanlık ve Yahudilik dinleri ve dilleri ile tanışık olan Türkistanlılar tüm bu dinsel çeşitlilik ve zenginlikten tasavvuf (sufizm) çizgisini geliştirmişlerdi.

Karahanlılar ve Selçuklular (NizamülMülk, Nizamiye Medreseleri) İslam Medeniyetine Medrese kurumunu kazandırmışlardı.

Maveraünnehir’den İran coğrafyasına, Horasan’a sıçrayan kültürel enginlik ve etkileşim ikliminde Türkler NizamülMülk ve Gazzali ile İslamiyet’in uygulama kodlarını kitaplaştırırken, aynı coğrafyada neşet eden Hacı Bektaş-ı Veli gibi Horasan Erenleri de Tasavvuf düşüncesini Türklere has olacak şekilde geliştirmişlerdi. 

Türkistan/Horasan – Endülüs Sentezi
Türkistan/Horasan Tasavvufu ardından Anadolu ve Rumeli’ne sıçrayarak Demir Baba/Sarı Saltuk/Yunus/Mevlana/Hacı Bektaş çizgisine ilaveten Endülüs’ten hicret eden İbnül Arabi ile mücadeleci de bir kimliğe bürünecek, kolonizatör Dervişler her iki kıtayı da tekke, zaviye ve dergahlarla şenlendirerek hem müteşebbis hem de mütefekkir olmanın birlikteliğini yaşatacaklardır. 

Mütekamil Medeniyet Çizgisi: MMM ve Türklerin Genetiği
Maveraünnehir, Mezopotamya ve Menderes nehirlerinin; Nil’den Tuna’ya… Nil’den Ceyhun’a, Ceyhun’dan Yamuna nehrine; coğrafyaların alüvyonlu topraklarının meydana getirdiği zengin kültürel birikim Türklerin genetiğine işlemiştir. 

Anadolu, inananların sığınağı; merhamet ve muhaceret toprağı olmuştur her zaman. Kapadokya yeraltı kiliseleri ile inananları bağrına basan Anadolu, 1492’de Endülüs Yahudilerini, 1800’lü yıllarda ise Balkanlar ve Kafkasya’dan sürgün edilen Müslüman Muhacirleri bağrına basmıştır. 

81’i camii olmak üzere Osmanlı diyarlarını 375 mimari eser ile mamur eden Mimar Sinan; İslam Medeniyetinin coğrafyalarını, topraklarını nurlarla donatan bir Anadolu mümini ve dehasıdır. 

Hindistan’da Yamuna nehri kıyısında İslam Medeniyeti’ni temsilen Babür Türk İmparatorluğu tarafından inşa edilen Tac Mahal Türbesi ile, Edirne’de Meriç Nehri civarında Osmanlı İmparatorluğu döneminde Mimar Sinan tarafından inşa edilen Selimiye Camii; UNESCO Dünya Mirası Listesinde birbiri ile yarışmaktadırlar.

Semerkant, Buhara, Kaşgar Camileri; İstanbul’un Selatin Camileri, Ayasofya Kilisesi/Camii, Hazar Sinagogları, Rumeli Tekkeleri, türlü türlü inançlarda kimliklerini dile getirmiş Türklerin, Medeniyet yolculuklarındaki Mütekamilliğin apaçık suretleridir. 
             

B- DİNLER


  1. Gökdini

Tek Tanrılı, tek yaratıcılı Hanif dini inancı. İskit, Hun ve Göktürkler ile İ.Ö. Çinliler de Gök dine inanmakta idiler.  Daha sonra Konfuçyünizm, Taoizm ve Budizm inancını kabul ettiler.

Tengricilik ya da Gök Tanrı dini tüm Türk ve Moğol halklarının, şimdiki inanç sistemlerine katılmadan önceki inancıdırTengri‘ye ibâdet etmenin yanında AnimizmŞamanizm,Totemizm bu inancın ana hatlarını oluşturmaktadır. Tengri, bugünkü Türkçedeki Tanrı kelimesinin eski söyleniş şeklidir. Orhun Yazıtları‘nda ilk çözülen kelime olup yazılışı” ” şeklindedir.

Bu inanca göre Gök‘ün yüce ruhu Tengri‘ydi. Kişiler kendilerini gök baba Tengri, toprak ana Ötüken ve insanları koruyan atalarının ruhları arasında güven içinde hissedip onlara ve diğer doğa ruhlarına dua ederlerdi.

Büyük dağların, ağaçların ve bâzı göllerin güçlü ruhları barındırdıklarına inanarak dualarını bazen bu cisimlere yöneltirlerse de bu cisimler tanrı kabul edilmezdi. Sadece onun yeryüzündeki varlığının bir göstergesiydi.

Göğün ve yeraltının “yedi” katı olduğuna, her katta çeşitli ruhların varolduğuna inanılırdı. İnsanlar doğaya, ruhlara ve diğer insanlara saygılı davranıp belli kurallara uyarak dünyalarını dengede tutmaları ile kişisel güçlerinin doruğuna varıp dışarıya yansıdığına inanırlardı.

Eğer bu denge, kötü ruhların saldırısı veya bir felaketten dolayı bozulursa bir şamanın yardımı ya da Tengri’ye verilen bir adak ile yeniden düzene sokulması gerektiğine inanılırdı.

Tengri-Kültü’nün en eski kanıtları 3000 yıllık Çin kaynaklarında Hiung-nu (Doğu Hunlar) ve Tue’kue halklarını anlatan yazılarda bulunmuştur.

Hun (Çince de Hiung-nu) hükümdarlarının kanlarının Tengri tarafından kutlandırılmış olduğuna inanırlardı. Destanlarında, Tengri’nin yolladığı bir dişi ya da erkek kurdun tanrısal kanının çiftleşme yoluyla hükümdarlarının sülalesine karışmış olduğuna inandıkları çeşitli yollarla belirtilmektedir.

En eskisi ve en yaygın olanı kutsal dişi kurt Asena hakkındaki efsanenin farklı sürümleridir. Birçok eski Türk topluluğunda, Göktürklerde ve Orta Çağ‘a kadar varolmuş Türk devletlerinde, kendi köklerinin kutsal Asena sülalesine dayandığını vurgulayan ve bu yüzden halkı tarafından yaşayan bir yarı tanrı olarak görülmüş olan Türk hükümdarlarına rastlayabiliriz.

Bu hükümdarlar, Tengri’yi yeryüzünde temsil eden Tengri’nin oğulları olarak kabul edilmiştir. Tengri’nin bu hükümdarlara verdiği kudretli hükümdar ruhu olan kut’u elde etmiş olduklarına inanılarak adlarına Tengrikut ya da kutluğ gibi eklemeler yapılmıştır.

Tengricilik, HunlarAvarlarÖn BulgarlarKumanlar ve antik çağın bâzı diğer savaşçı Türk ve Moğol toplulukları ve daha sonra da Cengiz Han’ın Altın Ordusu tarafından Avrupa‘ya da taşınmıştır.

Bu inanç göçebe yaşamına o kadar bağlıdır ki, Tengrici kavimlerin yerleşik bir yaşama geçişleri daima göçebe hayatı ile birlikte Tengriciliği de bırakmalarını ve diğer inançları kabul etmelerini beraberinde getirmiştir.

Göçebeliği bırakmayan kavimler, Tengriciliği de bırakmamışlardır. Doğu ve Orta Avrupa’da, Orta Çağ‘ın sonlarına kadar, Tengri’ye dua eden bâzı ufak göçebe kavimlere rastlamak mümkün olmuştur.

Eski Türk inancının adı Şamanizm değil, Tengricilik

Doğa güçlerine saygı, büyü ve mistik ağırlıklı Şamanist inancı. Türkler, Moğollardan aldılar. Bazı Türk toplulukları bu inanca girdiler.

Eski Türklerin ve Moğolların bugün Tengricilik adıyla bilinen geleneksel inancı, kısa zaman öncesine kadar Türk şamanizmi diye adlandırılıyordu.

Ama Şamanizm terimi artık yalnızca Sibirya‘daki inanç sistemi için değil, bütün dünyadaki ilkel inançlar için kullanıldığından 1990’lardan beri Türklerin ve Moğolların geleneksel inancı için Batılı bilimciler arasında Tengrizm adı giderek yaygınlaşmaktadır.

Julie Stewart “Moğol Şamanizmi” adlı makalesinde şunları belirtiyor:

Batılı bilim adamları bu inanç için gitgide daha sık Tengrizm adını kullanıyor. Bu ad bu inanç için çok daha isabetli, çünkü bu inanç tamamen Tengri’nin etrafına inşa edilmiştir ve insanların günlük ibadetleri için bir Şaman (Kam)’a ihtiyaçları yoktur.

  1. Maniheizm

    Uygurlar 762 yılında Mani dinine girdiler.
  1. yüzyılda Pers İmparatorluğu içinde, Mani (kuran kişi) tarafından kurulan ve kısa sürede hızla büyük bir coğrafyaya yayılan bir din. Kutsal kitapları Arzhang’dır.

    Mani dini en parlak dönemini 8. yüzyılda Uygur Devleti‘nin milli dini olarak ilan edilmesi ile yaşamıştır. Mani kelimesi eski Türkçe “Mengü” ve Çağatay Türkçesinde“Tanrı” demektir.

Mani dininin dünyayı görüşünde tanrısal aydınlık ile karanlık iki rakip olarak karşı karşıya durur. Bu ikisinin birbirleri ile mücadelesinde aydınlığın bir kısmı karanlığın içinde (dünyanın içinde) tutsak kalmıştır. Herhangi bir canı söndürmek, hatta bir meyveyi dalından koparmak bile tanrısal maddeye zarar verip aydınlığın tutsaklığını daha da uzatır.

Işığın (aydınlığın) tutsaklığına ancak “seçilmişler”in yardımı ile son verilebilir. Seçilmişler hiçbir canlıyı incitmezler ve asla cinsel ilişkide bulunmazlar. Bu yüzden kendi başlarına geçimlerini sağlayamazlar ve “dinleyenler” onların ihtiyaçlarını temin ederler.

Seçilmişlerin sindiriminde ışık ile karanlığın birbirinden ayrıldığına, dua ve şarkı yardımı ile bu elde edilen ışığın tekrar Tanrı’ya geri döndüğüne inanılır. Ancak dinleyenler de günahlarını temizlemek için birçok enkarnasyonlardan geçmeleri gerekir. İnanca göre dünyanın sonunda ışık ile karanlık ebediyen ayrılacaklardır.

O güne dek bilinen tüm dinsel sistemlerin gerçek sentezi olduğu ileri sürülmüştür. Manicilik aslında Zerdüşt düalizmi, Babilonya folkloru, Budist ahlâk ilkeleri ve Hristiyan unsurların bir karışımından oluşmaktadır.

Bu bileşimde önde gelen anlayış iki ezelî ilkenin, iyi ve kötünün, çatışmasıdır. Bu bakımdan din tarihi araştırmaları, Maniciliği bir tür dinsel düalizm (ikicilik) olarak sınıflandırmışlardır.

Bu din hem Doğu’ya, hem de Batı’ya doğru olağanüstü bir hızla yayılmış; Kuzey Afrika, İspanya, Fransa, Kuzey İtalya ve Balkanlar’da bin yıl süre ile dağınık ve süreksiz biçimde varlığını devam ettirmiştir.

Oysa, asıl gelişimini doğduğu topraklar olan Mezopotamya, Babilonya ile İran’da gerçekleştirmiş ve Doğu’da etkisini X. yüzyıldan sonralara kadar sürdürdüğü Türkistan, Kuzey Hindistan, Batı Çin ve Tibet’e kadar yayılmayı başarmıştır.

Hem Roma İmparatorluğu’nun, hem de İran’da Sasanîler’in baskısına karşın, Manicilik hızla yayıldı. İran’ın Doğusunda bulunan ülkelerde çok başarılı oldu.

X. yüzyılın başlarında, Arap tarihçi El-Birunî “Doğu Türklerinin büyük çoğunluğu, Çin ve Tibet’te yaşayanlar ve Hindistan’ın bir bölümü Mani dinine bağlıdırlar” diye yazmıştı.

Son zamanlarda Turfan kazılarında ortaya çıkarılan Manici resim ve edebiyat bulguları bu açıklamayı kanıtlamıştır. Mani’nin ölümünden bir yüzyıl sonra, Manicilik Malabar kıyılarına kadar yerleşti.

Kara Balgasun’da bulunan ve bir zamanlar Nesturîler’e ait olduğu zannedilen Çince yazıtların, aslında Manici oldukları kuşku duyulmayacak biçimde belirlenmiştir.

Doğu’da Manicilik, IV. yüzyılın sonlarından başlayarak, Doğu İran’da sağlam bir sıçrama tahtası edinmiş ve buradan hareketle İpek Yolu boyunca Afganistan’dan Tarım Havzasına kadar yayılabilmişti.

Manicilik 762 yılında Uygurlar’da devlet dini olarak kabul edilmiş ve böylelikle Çin’e doğru genişleme olanağına da kavuşmuştu. IX. yüzyılda Uygur devletinin yok olmasından sonra, Cengiz Han’a kadar Tarım havzasında varlığını sürdürmüştü.

Çin içinde ise, Güney kıyılarına kadar inerek, buralarda varlığını gizli bir din olarak devam ettirmeyi başarmıştı. Çin’in Fukien eyaletinde XVI. yüzyılda bile Maniciliğe rastlanmıştı.

Manicilik İran ve Babilonya’da hiçbir zaman egemen din düzeyine yükselemedi, ancak Emevîlerin yönetimi altında geniş bir hoşgörü ve refaha ulaşabildi. Maniciler kimi Emevî halifelerinden müsamaha gördüler, başkent Bağdat’ta az sayıda olmalarına karşın, Irak’ın birçok köyüne yayıldılar.

Ancak, Emevîlere oranla çok daha az dinsel hoşgörü sahibi olan Abbasîler döneminde, Maniciler “zındık” olarak değerlendirilip baskı görmüşler, çeşitli suçlamalar nedeniyle cezalandırılmışlardır. Bu suçlamalar arasında Düalizm, zina, akraba arası cinsel ilişki ve homoseksüellik önde geliyordu.

Uygulanan baskılara karşın, özellikle Irak’ta bulunan Manici topluluk etkinliğini IX. yüzyıla kadar sürdürmüştü. Ancak, devam eden Abbasî zulmü, Maniciler’in toplu halde önce Horasan’a ve daha sonra, Maniciliğin bir devlet dini olduğu Uygur ülkesine göç etmelerine yol açmıştı.

Mani dini, Mani (216-277) tarafından kurulmuş evrensel karakterli bir dindir. Hıristiyanlık başta olmak üzere; Mazdaizm, Budizm ve Mezopotamya dinlerinden birçok unsurları içine almakta, bu açıdan da senkretik bir karakter taşımaktadır.

Mani dini, iki prensip; iyi-kötü, karanlık-aydınlık, nur-zulmet üzerine kurulmuş olup, buna göre yaşadığımız dünya iyi ve kötü unsurların birleşmesinden meydana gelmiştir. İnsanın ruhu iyiliği, cesedi ise kötülüğü temsil etmektedir. Mani dininin yayılışı, Soğdlu tüccarlarla olmuştur.

Mani dini Uygurlar vasıtasıyla Çin’den Yukarı Asya’ya geri dönmüştür. Bögü Kağan’ın yardımıyla 763’ten itibaren Uygurların resmi dini Maniheizm oldu (Güngör, 2002, C.3:272).

Hindistan ve Çin’le olduğu gibi Orta Asya’nın çok eskilerinden beri İran’la da münasebeti olması nedeniyle Türkler, bu kültürün dinlerinden de etkilenmişlerdir. Türkler arasında geniş bir taraftar kitlesi elde eden bu İran dinleri Zerdüştîlik, Mazdeizm ile Orta Doğu’nun çeşitli eski inançlarından, kısmen de Uzak Doğu dinlerinden oluşan Zerdüştîliğe tepki olarak ortaya çıkan Maniheizm’dir (Ocak,2000:66). 

Göktürklerin Budizm’i kabul etmelerinden yaklaşık iki yüzyıl sonra, 763’te Uygur Kağanı Bögü’nün (760-780) Mani dinine girmesi üzerine bu din Türkler arasında yayılmaya başlamıştır. Yayıcısından ötürü Manihaizm adını alan bu dinde, maddeyi ve ruhu esas alan bir ikilik öngörülmüştür. Ana düşüncesi iyilik ve kötülük arasındaki zıtlıktır. İyilik aynı zamanda ışık ve ruh; kötülük de karanlık ve beden demektir. Evren iyilik ve kötülüğün, insan ise ruh ve bedenin karışımıdır. İnsanlar, “aşk, inanç, yetkinlik, sabır ve hikmet” gibi beş erdem ile kötülüğe karşı durabilirlerdi. Işık gönderen güneş ve aya dua etmek ve oruç tutmak da yapılan ibadetler arasında idi (Turan, 1994:105).

  1. Zerdüştilik

Zerdüşt (M.Ö. 628-551) tarafından kurulmuş olan Zerdüştlük İran’ın millî dini olmuştur. Bu dinin kültürel geçiş alanı üzerinde bulunan Türk ülkelerinde etkili olduğunu söylemek mümkündür (Barthold, 1981: 233).

Türkistan’da yayılmış olan Zerdüştîlik, Orta Asya Türk kültür ve sanatı üzerinde de etkili oldu. Göktürkler kendi tanrılarını İran resim geleneğine göre resmetmekteydiler (Ögel,1984:234).
Çin motifi olan cennet kuşu, Zerdüştîliğe geçti ve onun en önemli sembollerinden biri oldu. Horoz ve cennet kuşu, ateş ve güneşin sembolüdür (Ögel,1984:192).

Zerdüştîlikteki ateş kültü, İran kültüründe tapınma objesidir. Halbuki Türklerde ateş, temizleme aracıdır. Horasan ve Maveraünnehir yöresi dışında Hazar kıyılarında da Zerdüştîliğe giren Türkler bulunmaktaydı (Barthold,1975:54).

  1. Budacılık

    Bazı Türk kabileleri 7. yüzyıldan sonra Budizme girdiler. Türkler Buda adını Burkan olarak kullandılar.

Dünyada İslamı kabul eden topluluklar içerisinden bazıları güçlü bir Budist geçmişe sahiptir: bunlar Türkler, Afganlar, Pakistanlılar, Endonezyalılar ve Malay’lardır. 

Şimdi Budizm’in bunların ilki arasında nasıl yayıldığına daha yakından göz atalım.

Türki Şahlar

Budizm’i kabul eden en erken Türk topluluğu Türkî Şahlardı. Kuzeybatı Hindistan’da üçüncü yüzyılın ortalarından dördüncü yüzyılın başına kadar hüküm sürdüler ve daha sonra batıya yol alarak bugünkü modern Afganistan’ın merkezine, oradan da beşinci yüzyılın ortalarında Kuzey ve Orta Pakistan’a doğru yerleştiler.

Hem Hinayana hem de Mahayana’nın karışımı olan bir Budizm anlayışını o coğrafyada yaşayan Kuşan ve Batı Göktürkler gibi seleflerinden miras alarak daha önceki dönemlerde kurulmuş büyük manastır külliyelerinin güçlü koruyucuları oldular.

Geç VIII. ve IX. yüzyıllar boyunca, Türkî Şahlar Tibet İmparatorluğu’nun vassalı ve müttefikleri haline gelerek Budizm’in Tibet’te yayılmasına katkıda bulundular.

Doğu ve Batı Türkleri (Göktürkler)

Budizm’i kabul eden bir diğer büyük Türk topluluğu ise Türkî topluluklara adını veren Eski Türkler’di. Doğu Göktürk İmparatorluğu, Moğolistan’da VI. yüzyılın sonundan VIII. yüzyılın ortalarına dek hüküm sürdü.

Kraliyet himayeleri altında bulunan Hintli, Orta Asyalı ve Çinli ustalar çoğu Budist metni Eski Türkçe’ye çevirdi. Eski Türkçe’deki bazı Budist teknik terimler ve kelimeler tüm Orta Asya’da standart kabul edilerek daha sonra Uygurlar ve Moğollar tarafından da kullanıldı.

Eski Türkler kendi Budizm anlayışlarına eski geleneksel Türkî tanrılar veya “tengri”’lere karşı gösterilen hürmet kadar diğer Orta Asya topluluklarından aşina oldukları Zerdüşt tanrılarını da kattılar. Bu eklektik yapı Uygurlar ve Moğollar tarafından da devralınarak aynen korundu.

VIII. yüzyılın başlarında, Doğu Göktürk kraliyet ailesine mensup prenseslerinden biri Tibet İmparatoru ile evlendiğinde kendisiyle beraber birçok Budist rahibin de Doğu Türkistan’ın güneyinde bulunan Hotan’dan Tibet’e davet edilmesine neden oldu.

Batı Göktürk İmparatorluğu da VII. yüzyılın başından VIII. yüzyılın başına dek Budizm’in büyük koruyucularından biriydi. Yöneticileri Özbekistan’da yeni manastırlar yaptırdı. Batı Göktürklerin bir kolu olan Türgiş boyu VII. yüzyıl sonları ile VIII. yüzyılın başlarında Kırgızistan ve güneydoğu Kazakistan’da Budizm’in yayılmasında önayak oldu. Türgişler Tibet’le de müttefikti.

Sekizinci yüzyılın başlarında Kırgızistan ve Kazakistan’da bulunan Türgiş devletinin yerini Budizm’i kabul eden bir başka Doğu Göktürk boyu ve Tibet’in müttefiki olan Karluklar aldı.

Karlukların bir kolu olan Karahanlılar, dokuzuncu yüzyılın ortalarında toprakları doğu Kırgızistan’dan Doğu Türkistan’ın güneybatısındaki Kaşgar bölgesine dek uzanan bir krallık kurdu.

Karahanlılar neredeyse bir yüzyıldan fazla bir zaman boyunca Kaşgar Budizmi ve kendi şaman geleneklerinin karışımı olan bir inanışı sürdürdüler.

Uygurlar

Ancak Budizm’in Türkî topluluklar içerisindeki en ünlü biçimi Doğu Türkistanlı (Xinjiang veya Sincan) Uygurlar’da görülür. IX. yüzyılda Moğolistan’dan bugünkü Kuzeydoğu Sincan’da bulunan Turfan bölgesine göç ederek; Budizm’in bugün Özbekistan’da bulunan Soğd bölgesinden gelen tüccar toplulukları, Turfan bölgesinin Toharistanlıları ile bölgede bulunan Çinli tüccarlar tarafından sürdürülen inançlardan karma öğeler taşıyan bir formunu kabul ettiler.

Bu form güneybatıda bulunan Kaşgar ve Hotan dışında bugünkü Sincan bölgesi boyunca etkili olan Karahoca Uygur krallığı sayesinde tüm bölgeye yayıldı.

Uygurlar buna karşılık, kendi Budizm biçimleri olduğu kadar alfabe ve yönetim becerilerini de XIII. yüzyılın başlarında Cengiz Han’ın önderliğindeki Moğollara devretti.

XIII. yüzyılın ikinci yarısındaysa pratiklerini değiştirip Tibet Budizmi’ni kabul ederek Moğol müttefiklerinin de kendilerini izlemesini sağladılar. Uygurlar oldukça fazla sayıda Budist metni Sanskritçe, Soğd dili, Toharca, Çince ve Tibet dilinden kendi Türkî dillerine çevirdiler ve Budist metinlerin Moğolca’ya çevrilmesinin de öncüleriydiler.

Çoğu Sanskritçe teknik terimi muhafaza eden çeviri biçimleri Moğollarca da örnek alındı. Budizm, Uygurlar arasında XVII. yüzyıla dek varlığını sürdürdü.

Uygurların diğer kolları da Budizm’i takip ediyordu. Bir tanesi, IX. yüzyılın ortalarında Moğolistan’dan Kırgızistan’ın kuzeybatısındaki Çu Nehir vadisine gelerek orada bulunan Karlukların ve onlardan önce de Türgiş Türklerinin vesayeti altında gelişen Budizm’i izleyen koldu.

Bir diğeriyse Doğu Türkistan’daki Kaşgar’dan göç ederek bir yüzyıl önce bölgeye yerleşen Karahan Türkleri tarafından da kabul edilen Kaşgari Budizmi’ni benimseyen koldu.

Üçüncü ve Sarı Uygurlar olarak bilinen grupsa, yine IX. yüzyılın ortalarında Moğolistan’dan o zamanlar Tibet İmparatorluğu tarafından yönetilen ve bugün Çin’in Kansu eyaleti olan bölgeye yerleşen koldu. Sayıca az olsalar da, Sarı Uygurlar bugün halen Tibet Budizmi’ni takip etmeye devam etmektedirler.

Tuva

Budizm’i kabul eden son Türkî topluluk bugün Sibirya olarak bilinen batı Moğolistan’ın kuzeyindeki Tuva halkıydı. XVIII. yüzyıldan beri yakın ilişki içinde oldukları Moğol alt kolu ile birlikte Tibet Budizmi’ni takip etmektedirler.

Bilge Kağan, bir dönem de Türkler arasında Budizm’i yayma gayretinde bulundu. Tapınaklar yaparak Türkleri Budist yapmak arzusunu taşıdı. Vezir Tonyukuk, bu düşünceye de karşı çıkarak, Budizm’in insandaki hükmetme ve iktidar duygusunu zaafa uğrattığını, kuvvet ve savaşçılık yolunun bu olmadığını, eğer Türk milletinin yaşaması isteniyorsa, bu din ve tapınakların ülkeye sokulmaması gerektiğini söyledi.

Bilge Kağan, çok itibar ettiği Veziri Tonyukuk’un tavsiyelerine uyarak, aklından geçen bu planları uygulamadı.

Kaynak: Türk Toplulukları Arasında Budizm, Alexander Berzin, Kahire, Mısır, Kasım 1995. İlk yayımlandığı kaynak: Berzin, Alexander. Buddhism and Its Impact on Asia. Asian Monographs, no. 8. Cairo: Cairo University, Center for Asian Studies, June 1996. Türkçe’ye çeviren: Güzin A. Yener

Burkan

Burkan, Burhan = Buda

Türklerin, eskiden, Orta Asya’dakilerin, Buda dinine ve Buda’ya
verdikleri ad.

Buda (Buddha). Burkan < çince bi’iu’t + türkçe kan (han, kağan,
hakan).

Siziksiz tükel o bilge tengri tengrisi burkan:

şüphesiz mükemmel bilge,
tanrı(lar) tanrısı
buddha’nın kendileridir.

Burkancılık: Türk Budizmi. Türklerin budizmle ilk ilişkileri Toba Türklerinin Çin’e
saldırmalarıyla başlıyor. Zaten bu nedenle olsa gerek Toba Türklerinin
budizm anlayışı, şamanlıkla karışıktır.

Daha sonra Uygur Türkleri de Budizmi benimser. Hemen hemen bütün budist yapıtlar uygurcaya çevrilir ve budizmin önemli terimleri türkçeleştirilir.

Uygur sanatının temeli eski Türk inançlarına ve yasam tarzına, Budizm, Manicilik vb. dinlerin getirdiği yeni düzene dayanmaktadır.

Bu yeni sistemde gerçekleştirilen sentez diğer sanat cevrelerinden farklı özellikler gösteren bir Uygur sanatı ortaya çıkarmıştır.

Budist tapınaklar ve özellikle Mani tapınakları asıl gelişimini Uygur devrine borcludur.

Uygur manastır ve tapınakları Selçuklu ve Osmanlı külliyelerinin kaynağını oluşturmuştur.

Kaynak: Erken Devir Türk Sanatı, Yaşar Çoruhlu, Kabalcı Yayınevi, 2007

—————Budist Türkler———-

  • Sarı Uygurlar. Kansu eyaleti, Çin
  • Tuvalar. Tuva Cum. Rusya
  • Burkanlar (Altay). Rusya

Sarı Uygurlar. Kansu eyaleti, Çin

Tuvalar. Tuva Cum. Rusya

Burkanlar (Altay). Rusya

M.Ö. VI. yüzyılda Hindistan’da ortaya çıkan Budizm, Hindistan’ın dışında M.Ö. III. yüzyılda yayılmaya başlamış; Orta Asya’ya, Çin’e, 372’den sonra Kore’ye uzanmış; Tibet’e yerleşmesi ancak VIII. yüzyılda olmuştur.

Batı Türkistan’da Budizm, Sasanilerin desteklediği Zerdüştîlik ve Mani dini karşısında pek tutunamamış; Doğu Türkistan’ın yerleşik çevrelerinde kendine daha uygun muhitler elde etmiş; Budist külliyeler Çin’e doğru uzanan kervan yolları boyunca dikilerek, faaliyetlerini asırlarca sürdürmüşlerdir.

Güneye doğru uzanan kervan yolu üzerinde Hotan ve Miran; kuzeye giden yol boyunca ise Tumşuk ve Kuça şehirlerinde, III-IV. yüzyıllardan itibaren kurulmaya başlayan, “Vihara” (Türkçe “Vihar”) denilen Budist manastırlarında “Toyin” denilen Budist rahipler, bu dinin propagandalarını yapmışlardır (Esin,1978:59).

Budizm Karluklar arasında yayılmıştır. Türklerin girdiği yabancı dinler arasında onları en çok etkileyen inanç sistemlerinden birisi Hindistan kökenli Budizm’dir. En belirgin özelliği, tapılacak üstün bir varlığa yer vermemesi olan Budizm, her şeyin serbestçe incelenmesi, denenmesi esasına dayanan bir öğreti veya felsefe niteliğindedir (Turan,1994:104).

Temel inancı olan tenasüh (ruh göçü) gereğince canlılar Nirvanaya (ebedi mutluluk) ulaşıncaya kadar öldükten sonra değişik kalıplarda birçok kez yeniden dünyaya gelirler (Ocak, 2000:66).

Budizm, yaklaşık 2500 yıl önce, bugün Buda olarak bilinen, Prens Siddhata Gotama’nın 35 yaşında bir uyanma ve aydınlanma yaşaması ile doğmuştur. Gotama, Kuzey Hindistan’da kraliyet ailesinin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Fakat zamanla, varlık ve lüksün mutluluğun garantisi olmadığını anlamıştır. Her şeyi bırakıp uzunca bir süre ormanda yaşamıştır. Altı yıl boyunca meditaston ve insan mutluluğu üzerine çalıştıktan sonra aydınlanmıştır. Daha sonra 80 yaşına kadar Budizm’in ilkelerini öğreterek yaşamını sürdürmüştür.

Birçok insana göre Budizm, dinin ötesinde bir “felsefe” ve “yaşama biçimi”dir. Bir felsefedir çünkü, sevgi ve umut anlamları taşır. Budizm, bir taraftan ahlaki yaşama rehberlik ederken bir yandan da, insanın eylem ve düşüncelerinin farkında olmasını ve gerçek mutluluğa ulaşmasını sağlamaktadır (White, 1993:22).

Türklere özgü bir Şamanlığın yaygın olduğu dönemde Göktürk Kağanı To-Po Han’ın Budizm’i kabul etmesinin, bu dinin Türkler arasında da yayılmasına neden olmuştur (Turan, 1994:103).

Hint ve Çinliler de bir Buda’nın yakılan cesedinin külleri yedi memlekete dağıtılırken, Türkler Budizm’i farklı olarak kabul etmişler ve bilhassa insan ölüsü ve gömülmemesi ile ilgili inançları benimsememişlerdir.

  1. Müslümanlık

İSLAMİYET: İslam dini Türkler arasında 751 yılından itibaren yayılmaya başladı. Fars Samanilerin ve Müslüman tüccarların etkisiyle 632-661 yılından beri kişisel olarak Türkler arasında İslam dinine girenler oluyordu.

Karluk ve Uygur Türkleriyle, Türkmenlerin toplu olarak İslam dinine girmeleri 840 yılından sonradır. Abbasiler döneminde (750-1258) Türklerin büyük çoğunluğu İslam dinine geçmişlerdir.

Kuzey İslam’ı (Hanefilik) çizgisi

  • Türkiye,
  • Balkanlar,
  • Türkistan (Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan, Afganistan),
  • Mısır (bazı bölgeler),
  • Ortadoğu’nun kuzeyi (Suriye, Irak, Ürdün),
  • Hindistan alt kıtası (Hindistan, Bangladeş ve Pakistan’da),
  • Çin’in Sincan Uygur eyaletinde,
  • Kafkaslar’da yaygınlaşmış, ortaya büyük bir harita çıkmıştır.

Maturidilik (844-944) ile inanç yönü derinleşmiştir.

Hanefi mezhebi dört Sünni mezhebin nüfus açısından en genişidir. Takipçileri tüm İslam aleminin yaklaşık %56’sını oluşturmaktadır.

Sufizm: Türkistan /Orta Asya

​O​rta Asya halkı tipik yaratıcılığıyla yanıt ver​erek, inancın dış biçimleri sertleşip kalıplaşırken, bireysel ruhsallığa yepyeni bir ilgi gösterdiler. Tanrı ile mistik bir deneyim yaşamak için kitaplara, hiyerarşilere, camilere gerek göstermeyen bireysel sisteme Sufizm adı verildi.

Hindistan Hinduizmi, zengin yerel Budizm, Suriye Hristıyanlığı ve hatta bölgenin ticaret merkezlerinde gelişmiş olan Yahudilik gibi inançlara yakınlığı nedeniyle Orta Asyalıların mistik ve özel ibadet biçimleri eksik değildi.

Bu inançlarda yer alan mistik akımların Sufizme ne kadar katkısı olduğu tartışılabilir ama açıkça bilinen bir nokta var: gerçi ilk Sufiler Araplardı ama Orta Asya Sufizmin anayurdu oldu. İlk ve en önemli Sufi hareketleri orada ortaya çıktı ve İslam dünyasına yayıldı.

Günümüzde Mevlana, Attar ve diğer Sufi şairlerin yapıtları Yeni Çağ taraftarlarını yakaladı ama o dönemde içe dönüşün, günlük yaşamdan uzaklaşmanın temsilcisi oldular.

Orta Asyalıların bireyleri yükselten, mantık ve bilgelik açısından her bireyi tanımlayan ve o bireyi küresel gelişmelerin ana eksenine yerleştiren son derece anlamlı bir geçmişi var. Bu büyük gelenek 300 yıl boyunca o bölgeyi dünya entellektüelizminin merkezi yapmıştı.

Eğer günümüzün bölge halkları bunu başaracaksa, onların uluslararası ortakları, bölge ülkelerini, satranç tahtasında oradan oraya itilecek cansız nesneler gibi görmek yerine  egemen ülkeler gibi görmek zorundadırlar. Onları ‘hammadde kaynağı olarak ilgi alanımız ya da Kabil’e giderken yakıt ikmali noktamız’ olarak görmek yeterli değildir.

Daha iyi bir seçenek, bu halkların DNA’sında büyük imparatorlukları yönetmek, daha da büyük ticaret bölgelerini geliştirmek, dünya kültürünün diğer merkezleriyle eşit düzeyde etkileşime girmek, özgün coğrafi pozisyonlarıyla uygarlıklar arasında bir köprü oluşturmanın yattığını kabul etmektir. Böyle bir farkındalık tüm taraflarda beklentileri yükseltecek, bölgenin uluslararası ortaklarının burayı bir jeopolitik oyun nesnesinin ötesinde görmelerini sağlayacaktır.

Makalenin İngilizce Orijinali http://archive.wilsonquarterly.com/sites/default/files/articles/WQ_VOL33_SU_2009_ARTICLE_03.pdf

Pakistan/Hindistan Pencap Eyaletinde Tasavvuf:

Sirhind, Pencab; Bharat. Hindistan. Nakşibendi sufi tarikatının doğduğu yer. 17.yy Sirhindi. 16-17.yy

Uç.uchchh, ucch.b5g2, Pencab, Pakistan. Sufi Kadiriye tarikatının başlangıç bölgesi. (Güney Asya’ya Seyyid Muhammed Gavs tarafından getirilmiştir.) 15.-16.yy

 

 

Kıpçak Kazan Hanı: Almış Han, 921’de Müslüman oldu ve 944 yılında Hacca gitti. Karahanlı hükümdarı Saltuk Buğra Han da, ilk Müslüman olan Türk liderlerindendir.

Şii-Caferi Türkler

  • Azeriler
  • Terekeme
  • Irak Tılafer Türkmenleri
  • Hazaralar, Afganistan

 

  • Nusayriler

Alevi ve Bektaşi İnancındaki Türk Boy ve Toplulukları:

  • Abdal: Adana, Kayseri, İçel-Mut-Silifke, Karaman, Kırşehir, Konya-Ereğli
  • Bayat: Hacıbektaş ilçesi halkı, Çorum.
  • Bayındır: Akkoyunlu oymağı
  • Çepni: (Karadeniz Çepnileri Sünni) G.Antep, Balıkesir, Kırşehir-Çiçekdağı
  • Evci: Adana-Tufanbeyli, Kırşehir, Afyon.
  • Şahseven: İran
  • Tahtacı: Adana, Mersin, Antalya, Balıkesir.

İslam Dininin Ehli Sünnet Mezhebinin Hanefi Kolundan Olan Türk Boy ve Toplulukları:

Kazak, Kırgız, Tatar, Uygur ve Yörük gibi Türk boy ve toplulukları İslam dininin Hanefi koluna mensupturlar

Türk Tarikatları: Kurucu din adamları Arap soylu ancak mensuplarının çoğunluğu Türk olan dini felsefi topluluklar.

  • Yesevilik: 12. yy. Ahmet Yesevi-Türkistan. (1103-1166)
  • Haydari, Haydariye; 13. yy. Horasan.
  • Babailik, Babailer: 13 yy. Amasya, Baba İshak.
  • Bektaşilik: 13 yy. Nevşehir, Hacıbektaş Veli. (1208-12070)
  • Mevlevilik: 13 yy. Konya Mevlana Celalettin Rumi. (1207-1273)
  • Ahilik: 13 yy. Kırşehir Ahi Evran Veli.
  • Süleymancılık; Süleyman Hilmi Tunahan (1880-1960).
  1. Hristiyanlık

Türklerden 9. ve 10. yüzyılda Hristiyanlık dinine girenler oldu. Rusların etkisiyle Hristiyanlığa geçen Türkler Ortodoks mezhebine tabi oldular.

Türklerin, dinî tarihlerinin belli bir döneminden itibaren temas ettikleri evrensel ve büyük dinlerden biri de Hıristiyanlıktır. Türklerin Hristiyanlıkla teması çok eskilere uzanmaktadır.

Barthold, Maniheizm’in kesinlikle Orta Asya’da Hristiyanlıktan önce yayılmaya başladığını ve bunun M.S. III. yüzyıl ile tarihlenebileceğini düşünmektedir. Hristiyanlığın Orta Asya’daki varlığı ile ilgili bilgiler ise IV. yüzyıldan daha gerilere gitmemektedir (Barthold, 1975:19).

Türklerin Hristiyanlıkla olan temasları daha çok doğu kiliseleri ile olmuştur. Bu çerçevede Ortodoksluk birinci sırayı almaktadır. Bununla birlikte, Orta Asya söz konusu olduğunda, Bizans kilisesi değil de, Sasaniler döneminde onun yakın takibine uğrayan Nesturîler, önce İran’a sığınmış; daha sonra Türklerin arasına girmiştir (Güngör, 2002, C.3: 275).

Nesturîliğin İran’a geçişi ve diğer ülkelere yayılışı gibi, Orta Asya’ya girişi de büyük oranda ticaret yollarıyla olmuştur. Ön Asya’dan başlayarak, Maveraünnehir’in Baykent, Buhara ve Semerkant gibi belli başlı büyük şehirlerinden geçen milletler arası İpek Yolu, bir taraftan ekonomik gelişmeyi sağlarken, diğer taraftan birçok din ve kültürleri beraberinde getirmiş, bölgedeki Türklerin bu manevi unsurlarla temas etmelerine sebep olmuştur (Togan, 1981, C.1 : 94).

Maveraünnehr’e giren Hıristiyanlık, Zerdüştîlikle Budizm arasında yıllarca sürüp giden mücadelelerden de yararlanarak hızlı bir şekilde yayılmış ve kısa zamanda çevrede hakim bir din haline gelmiştir.

Nesturîlik Karluklar, Kırgızlar, Uygurlar, Naymanlar, Kereitler ve Kumanların arasına da nüfuz etmeyi başarmıştır. Nesturi Hıristiyanlar, Orta Asya’da Süryanîceden başka, Uygur Türkçe’sini de kullanmış özellikle kitaplarını Süryanî alfabesi ile Uygurca yazmış, Süryaniceden bir çok kitabı da Türkçe’ye çevirmişlerdir. Ayrıca Farsça’yı da kullanmışlardır. Mezar taşlarında kullanılan tarihlerde, On İki Hayvanlı Türk Takvimi’ni kullanmışlardır (İnan, 1991.C.2:312).

Ortodoksluk ve diğer Hıristiyan mezhepleri, Doğu Avrupa’da Balkanlar’da, Anadolu’da, Rusya’da ve Sibirya’da Türklerin arasına nüfuz etmeyi ve hatta kalıcı cemaatler oluşturmayı başardılar.

Hıristiyanlık Balkanlar’a erken dönemlerden itibaren ulaşmış ve IV. yüzyılda Trakya’da önemli bir yayılma göstermişti. Batıya yönelen Peçenekler, Kıpçaklar ve Uzlar geleneksel Türk dininden sonra Zerdüştîlik, Mani dini ve İslâmiyet’le temas edip, XI. yüzyılın başlarından itibaren Hıristiyan propagandasına maruz kaldılar.

Balkanlarda ve Anadolu’da Gagavuzlar, Karamanlılar, Ortodoks Hıristiyan’dır. Bu topluluklar dilleri Türkçe’yi muhafaza etmeyi başarmışlardır. Karamanlılar 1923’te imzalanan “Türk ve Rum ahalinin mübadelesine dair mukavele ve buna bağlı protokol” gereği Yunanistan’a göç etmek zorunda kalmışlardır. Onlardan günümüze Grek alfabesi ile Türkçe yazılmış binlerce kitap, kitabe ve mezar taşları ulaşmıştır (Güngör,2002,C.3:278).

Çuvaşlar, XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Ortodoks Hıristiyanlığa girdiler. Hakaslar Katolik Ortodoks’tur. Yakutlar Hıristiyan’dır. Irak’ta, özellikle Kerkük’te, Müslüman Türkmenlerin yanı sıra bir Katolik Türkmen cemâati de mevcuttur. Türkçe konuşan, ibadetlerini Türkçe yapan ve ilahîlerini Türkçe söyleyen bu Türkmen Katolik cemaatin nüfusu, otuz bin civarındadır (Hacaloğlu, 1995:150).

Türklerin, Hıristiyanlığın etkisi altına girmelerinin en büyük nedeni, o dönemde Bizans İmparatorluğu ile sıkı bir ticaret ilişkisine sahip olmalarıdır.

Genel olarak Hıristiyan olan Türkleri üç grupta toplamak mümkündür;

a) Kişi ya da küçük gruplar halinde Hıristiyanlığa geçen Türkler,
b) Din ile birlikte kültürlerini de kökünden değiştirenler,
c) Hıristiyan olmakla birlikte dil ve kültürlerinin birçok özelliklerini koruyanlar (Turan, 1994: 106).

——Ortodoks Hristiyan Türkler——

  • Gagavuzlar. Moldova
  • Urumlar. Ukrayna
  • Rumeyler. Ukrayna
  • Karamanlılar.Yunanistan
  • Çuvaşlar. Çuvaşistan. Rusya
  • Hakaslar. Hakas . Rusya
  • Gorno Altay. Altay. Rusya
  • Yakutlar. Saha. Rusya
  • Dolganlar.  Dolgan Neneth. Rusya
  • Tofalar. Tuva- Buryat. Rusya
  • Kreşin Tatarları, Rusya

Gagavuzlar

Urumlar

Ukrayna’nın Azak Denizi kıyılarında yaşayan Greko Tatarlar, Urumlar ve Rumeyler olmak üzere kendi aralarında ikiye ayrılıyor. Çok az bilinen bir Türk topluluğu olan Urumlar kendilerini tarif ederken “Biz Grek ya da Helen değiliz, Greko Tatarız. Helen başka, Greko Tatar başka” ifadesini kullanıyor.

Urumlar bugün, Ukrayna’nın Eski Kırım, Balıklava, Kerç, Kefe, Yalta ve Gözleve şehirleri ile Donetsk eyaleti merkezi ve Mariupol, Zaparoje, Dniyepropetrovsk şehirleri ile bu şehirlere bağlı 27 kasaba (Starobeşova, Starolaspa, Manguş, Granitnaya, Staroignatovka, Mirna, Staromolinovka, Komar, Ulaklı, Bagatiri gibi) ve köyde yaşıyor.

Ayrıca, Gürcistan’ın Abhazya Otonom Cumhuriyeti, Azak Denizi’nin Rusya Federasyonu tarafındaki bölge, Ermenistan, Kuban’ın muhtelif şehirlerinde dağınık olarak yerleştiler. Bu Hıristiyan topluluğun en önemli özelliği ise Türk diline ve adetlerine bağlı yaşamalarıdır.

Kırım’da yaşayan Urumların toplumsal yaşayışları da Türk kültür özellikleri ile benzerlik gösteriyor. Evlilik, düğün, doğum, cenaze vb. gelenekleri, nazar değmesi vb. gibi Şamanist gelenekten gelen inançları, çocukların oynadıkları oyunlar, yemekleri, kıyafetleri ve diğer karakteristik özellikleri benzerlik taşıyor. Tüm bunların yanı sıra kullandıkları aletlere verdikleri adların da Türkçe olduğu gözleniyor.

1989 yılında yapılan resmi nüfus sayımında ise Ukrayna topraklarında yaklaşık olarak 60.000 Urum’un yaşadığı bildiriliyor.

Birbirlerinden farklı iki toplumdan biri olan ve Türkçe konuşan Urumlar, Kıpçak ve Oğuz Türklerinin soyundan geliyor.

Rumeyler, Ukrayna

Rumeyler ise etnik ve genetik olarak Türk, Grek, Cenevizli ve Latin gibi halkların da içinde bulunduğu bir halklar mozaiğidir. Ancak Rus araştırmacılar tarafından bu topluluğun Türk asıllı olduğu ortaya çıkarılmıştır.

Yunanistan Ukrayna topraklarında yaşayan bu topluluklar ile Yunanlıları bir çatı altında birleştirmek için yoğun çaba sarf ediyor. Bu kapsamda, “Grek Federasyonu” adı verilen organizasyon tarafından 1990 yılından beri Yunanca dil kursları ve çeşitli sosyal faaliyetlerle Urumlar ve Rumeyler ile Yunanlıların aynı soydan geldikleri gibi asılsız bir iddia kanıtlanmaya çalışılıyor.

Ancak, bu görüşün tamamen yanlış olduğunu kanıtlarcasına bugün Urumlar ve Rumeyler ile Yunanlılar birleşmediler. Çünkü Yunanlılar ve bu Türk asıllı Hıristiyan topluluk arasındaki tamamen farklı özellikler, bu iki halk arasında farklılık oluşturuyor ve birleşmelerine engel teşkil ediyor.

Yunanistan’da kurulan resmi devlet kurumları, bu topluluklarla iletişim ve koordinasyonun sağlanmasına yönelik faaliyet gösteriyor. Bu konuda, Batı ülkeleri ve fonlarından da destek sağlayan Yunanistan bölgeye yardımlarını da eksik etmiyor, hatta halkın refahını! düşünen Yunanlıların, Urum ve Rumeylerin bir bölümünü Yunanistan’a ve Güney Kıbrıs’a göçmen olarak gönderdikleri de ifade ediliyor.

Ukrayna’nın içerisinde bulunduğu ekonomik durumdan da yararlanmayı ihmal etmeyen Yunanistan, gençlere ülkesinde istihdam olanağı sağlıyor. Ancak, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’a çalışmaya giden Urumlar, yerli halk tarafından “Türk” kabul edilerek, dışlanıyor.

Topluluğun eğitimsiz olduğunu tespit edip, açtıkları okullara “Elenika” adıyla Yunanca dersleri verilen bölümlere gönderdikleri eğitim malzemesi ve öğretmenlerle çocukları Yunan kültürü konusunda bilinçlendirmeye çalışıyorlar.

Yunanistan, Yunan Ortodoks Kilisesi’nin etki alanını daha da genişletmek için Urumların Yunanlaştırılmaları ve Ortodoks Kilisesi bünyesine dahil edilmesine yönelik her türlü çalışmayı da gerçekleştiriyor.

Urum ve Rumeyler arasında düzenlenen güreş şenlikleri ve halk oyunları yarışmalarında kazananlar da Yunanistan’a götürülerek ödüllendiriliyor. Ukrayna’daki Rumey ve Urumların yaşadıkları şehirlerde zaman zaman konferans, seminer gibi etkinlikler düzenleyerek, konferans tebliğlerini de yayınlıyorlar. Urumlara ait sivil toplum kuruluşlarına Yunanistan tarafından destek sağlanıyor.

Yunanistan bölgede, yol, su kanalı gibi altyapı faaliyetlerinin yanısıra kilise yapımı da gerçekleştiriyor.

Yunanistan tarafından yürütülen tüm faaliyetlere karşı, Urumlar da son yıllarda bazı faaliyetlere yöneldiler.

Bu çalışmalardan biri de “Birlik” adı verilen gazetenin yayınlanmasıdır. Ayrıca Urumlar arasında milli edebiyat anlayışını yerleştirilmesi amacıyla şiir, hikaye gibi edebi alanlarda Urum Türkçesi ile yazılmış kitaplar da neşredilmeye başlandı. Ana dilleri olan Türkçe’ye sahip çıkmak isteyen Urumlar, bu yayınlarda % 99 oranında Türkçe’yi kullandılar.

Tüm bu çabalara karşın, Urum halkı Yunanca bilmiyor ve Yunanlılardan dini inançları hariç tamamen farklı olduklarını açıkça vurgulayarak, kendilerine Yunanca öğretilmeye çalışılmasından duydukları rahatsızlığı da her fırsatta dile getiriyorlar. Türkiye’nin kendilerini fark etmesini bekliyorlar. Urumlar, Türkiye’den, köy okullarına Türkçe öğretmeni gönderilmesi, basın organlarına destek sağlanması, Urum köylerine Türkçe yayınların ulaşabilmesine yönelik uydu anteni temin edilmesi, Urum Türkçesiyle İncil hazırlanması ve din adamı yetiştirilmesi gibi taleplerde bulunuyor.

Bu görüşlerin ışığında bu toplumun bugün için konuştukları dilin Kırım Tatar Türkçesi’ne yakın bir dil olması, yüzyıllardır Kırım’da Türklerle ile iç içe yaşamaları, Türk kültürel özelliklerini yaşatmaya çalışmaları, bu toplumun Türk Dünyası’nın bir parçası olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Yunan asıllı olmayan topluluklar üzerinde bile Megali İdea hayaline yönelik her türlü fırsatı değerlendiren Yunanistan’ın, istilacı dış politikalarına karşı Türkiye’nin de Türk asıllı topluluklara destek vermesi önem arz ediyor.

Hıristiyanlık dinini kullanarak, Urum ve Rumeylere yönelik her türlü propaganda faaliyetine girişen ve bu sayede onlara Yunanlı olduklarını empoze etmeye çalışan Yunanistan’a karşı Türkiye’nin de bir an önce etkin politikalar geliştirmesi ve uygulamaya geçirmesinin de yarar sağlayacağı değerlendiriliyor.

http://www.turquie-news.com/turkce/urum-ve-rumeyleri-sahipsiz,1474

Karamanlılar

Kaynak: http://balkanpazar.org/karamanlilar.asp

Çuvaşlar

Hakaslar. Hakas . Rusya

Gorno Altay. Altay. Rusya

Yakutlar

Dolganlar.  Dolgan Neneth. Rusya

Tofalar. Tuva- Buryat. Rusya

Kreşin Tatarları, Rusya

Kreşin Tatarları İdil-Ural Tatarları’nın bir koludur. Dil ve etnik köken bakımından Kazan tatarlarına çok benzemektedirler.

18. yy.’da hristiyanlaştırılma çalışmaları sırasında vaftiz edilmişlerdir. En büyük özellikleri müslümanken hristiyanlığa geçmiş olmalarıdır. 20. yy.’da ise yarısından daha az bir kısmı tekrar müslümanlığa dönüş yapmıştır.1926 nüfus sayımına göre sayıları 100.000 civarındaydı.

Ruslar Kazan hanlığını işgal ettiklerinde, hristiyanlığı kabul etmek istemeyen Tatarlar hanlıktan 40 kilometre uzağa sürüldürler. Müslüman tatarlar; Ruslar’la aralarında sınır olması için Kreşin tatarlarını aralarında bulundurdu.1917 yılında Kreşin problemi ortaya çıkında Kreşinlere sınırlı kültür özerkliği verildi.Kreşin köylerinin oluşumu o yıllarda başlamış oldu. Bugün Kazan dışındaki köylerde yaşamalarına rağmen Kazan’da bir kiliseleri vardır.

Rus yazar Turgenyev’in Kreşin tatarlarından geldiği bilinmektedir.

  1. Musevilik

    Hazar Devletine tabi Karay Türklerinin bir kısmı Yahudiliğin Karaim mezhebine girdiler.

Hazarlar, 740 tarihinde Musevîliği kabul etmişlerdir. Musevîlik Hazarların arasında, hakan ve çevresi veya en çok yönetici ve aristokrat zümreyle sınırlı kalmıştır. Musevîlik, Türklerin arasında sadece Hazarlarla sınırlı kalmamış; Hazar ve Karayların yanı sıra Kaliz, Kabar, Kıpçak gibi bir kısım Türk boylarından da Musevî dinine girenler olmuştur (Kuzgun,1993:194).

Musevîliğe geçen Hazarlar, başka dinlere geçen bir çok Türklerde örneklerine rastladığımız gibi, İbranî yazısını kullandılar. Ancak Türkçe’yi muhafaza ettiler. Azerbaycan’daki Musevî kolonilerinin tarihi VII-X. yüzyıllara uzanmaktadır. Azerbaycan’da “Dağ Yahudileri” adı altında bilinen bu Karailerin tarihi de muhtemelen Hazar İmparatorluğu’na bağlanmaktadır (Güngör, 2002, C3: 279).

İlk önce Şamanizm’e mensup olan Hazarlar Bizans İmparatorluğu, baskılara uğrayan Yahudilerin gelmesiyle 8. yüzyılda Yahudiliği tanımışlardır. Bununla birlikte Hazar Devleti, Yahudiliği sonuna kadar resmi bir din olarak korumuştur. Öyle ki, bir rivayete göre, Müslüman devletlerin bir havrayı yıktırdığını duyan Hazar hükümdarı 922 tarihinde İtil şehrindeki bir minareyi yıktırmıştır (Togan:158; Akt. Ocak, 1983:61).

————–Musevi Türkler———-

  • Karaim (Karay)ler. Ukrayna, Polonya
  • Kirimcaklar. Ukrayna

Karaim (Karay)ler. Ukrayna, Polonya

Kırımçaklar. Ukrayna

C- FARKLI İNANÇLARA SAHİP TÜRK BOY VE TOPLULUKLARI

  1. Altay Türkleri: Budist ve Hıristiyan (Rusya)
  2. Avşarlar: Müslüman
  3. Azeriler: Müslüman Caferi (Azerbaycan, İran)
  4. Çuvaşlar: Hıristiyan (Rusya)
  5. Dolgan: Şamanist (Rusya)
  6. Gagauz: Hıristiyan-Ortodoks (Gagavuzya/Moldova)
  7. Hakas: Hıristiyan (Rusya)
  8. Hazar Türkleri: Musevi
  9. Hazaralar: Müslüman (Afganistan)
  10. Karaim- Karay: Yahudi-Karaim Mezhebi (Ukrayna, Polonya)
  11. Karamanlılar: Hristiyan Ortodoks (Yunanistan)
  12. Kaşkaylar: Müslüman (İran)
  13. Kazaklar: Müslüman
  14. Kırımçak: Hristiyan (Ukrayna)
  15. Kırgızlar: Müslüman
  16. Kırım Tatarları: Müslüman (Kırım)
  17. Kreşin Tatarları: Hristiyan (Ukrayna)
  18. Kumuklar: Müslüman (Rusya)
  19. Özbekler: Müslüman
  20. Pomaklar: Müslüman (Bulgaristan, Yunanistan)
  21. Rumeyler: Hristiyan (Ukrayna)
  22. Sahalar: Hristiyan ve Şamanist (Rusya)
  23. Salarlar: Müslüman (Çin)
  24. Sarı Uygurlar: Budist (Çin)
  25. Sekeller: Hristiyan Katolik (Macaristan)
  26. Tatarlar: Müslüman (Rusya)
  27. Terekeme (Karapapak): Müslüman (Azerbaycan)
  28. Torbeşler: Müslüman (Makedonya)
  29. Tuva-Tıva: Budist (Rusya)
  30. Tofa: Şamanist (Rusya)
  31. Türkmenler: Müslüman
  32. Urumlar: Hristiyan (Ukrayna)
  33. Uygurlar: Müslüman (Çin)
  34. Yakutlar: Hristiyan ve Şamanist (Rusya)
  35. Yörükler: Müslüman

TEFEKKÜR MEDENİYETİMİZ

5D1C

  1. Düşünce: Misyon, Vizyon; Vizyoner Mütefekkirler: 10 Mütefekkir
  2. Dava: Oğuz Kağan Destanı: Dünya Devleti
  3. Coğrafyalar: AAA (3 kıta)
  4. Devletler: 75
  5. Diller: 75
  6. Dinler: 7
leventagaogluhttps://www.agaoglulevent.com
Düşünür, Araştırmacı Yazar, Şair. 1983 yılından buyana ihracat profesyoneli olarak çalışan Levent Ağaoğlu, 1997-2001 yılları arasında Hong Kong’da yaşadı; yaklaşan Büyük Asya Yüzyılı’nın ayak seslerini duydu hep. İsmail Gaspıralı’nın “Dil’de, Fikir’de; İş’te Birlik” idealinin peşinde koşarak Türk Evi, Düşünce ve İş Ocağı kitap serileri üzerinde çalışıyor; mütefekkir ve müteşebbis gözlem ve birikimlerini yazıya geçiriyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

TWITTER

Son Eklenenler