Ana Sayfa Yazılar Liderlik Tefekkür Medeniyetimiz - 6 : Diller

Tefekkür Medeniyetimiz – 6 : Diller

İÇİNDEKİLER 

ÖZET

  1. DEVLETLER VE DİLLER
  2. TÜRKÇE, BİR RÜYANIN GERÇEK OLMASIDIR.
  3. YABANCI DİL VE EĞİTİMİ
  4. FİLOLOJİ
  5. DOĞU DİLLERİ – BATI DİLLERİ
  6. TÜRKİSTAN’IN DİLLERİ
  7. İLBER ORTAYLI’dan – FİLOLOJİ

ÖZET

Türkler’in en zengin kültür hazinesi dilleridir. 3000 yıllık siyasi tarihleri boyunca Türkler diller, devletler ve dinler konusunda son derece zengin bir birikime sahip olmuşlardır.

Taş yazıtlar, el yazmaları bu zengin dilimizin hazineleridir.

Türk dili ve düşüncesi, 700-1200 yılları arasında tefekkür açısından dünyanın en açık bölgesi olan Türkistan coğrafyasında, mayalanmış, kadim yabancı diller ( Farsça, Arapça, Çince, Hintçe) ile etkileşerek, dünyanın en zengin bir dili haline gelmiştir. İnternet Düşünürü Nicholas Negroponte’nin bu konudaki tespitleri kayda değerdir.
   

Türkistanlıları, Çinlilerden ve Araplardan ayıran en önemli nokta, birden fazla dil bilmeleriydi. İnsanı şaşkına çevirecek sayıda farklı dilin ve alfabenin bulunduğu bir ortamda yaşamayı olağan kabul ediyorlar ve hangisine gereksinimleri varsa o konuda uzmanlaşmayı başarıyorlardı.

Yeni bir din taşıyan Arap orduları gelince, bazı görevlilerin ve entellektüellerin neler sunduğunu görmek için Arapların garip dilini öğrenmeleri son derece doğaldı. Ardından klasik Yunancadan tercüme edilmiş yazılarla tüccarlar gelmeye başladılar.

Çoğunlukla Hrıstiyan Arapların tercümeleri Orta Asya’daki bilim ve felsefeye yeni fikirler getiren çalışmaları oluşturdu. Zaman içinde halk bu konularda uzmanlaşacak ve eski Yunan akıl hocalarından daha ileriye gideceklerdi.

Türkistan coğrafyasından, Akdeniz/Beşdeniz coğrafyasına (Anadolu, Rumeli, Mezopotamya, Nilboyları, Afrika) sıçrayan Türk tefekkürü/düşüncesi; Türkistan’daki dinamizmini bu bölgelerde tekrar edememiş ve Türkler fethettikleri toprakları koruma güdüsü neticesinde, düşünce , yabancı diller ve yabancı kültürler konusundaki ilgilerini kaybetmişlerdir.

Bu ilgisizlik ve dışa kapalılık halen devam etmektedir.

75 ülke topraklarında hakimiyet sağlayan Türkler, bu ülkelerin dilleri ile ilgili de zengin bir birikime sahip olmuşlardır. Fakat bu zenginlik atıl durumdadır; kullanılamamaktadır.

Türkistan topraklarındaki altın dönemde yazılan Türkçe’nin ilk sözlüğü Divan-ı Lügat it Türk, Arap alfabesi ile yazılmıştı. 1928 alfabe değişiminden sonra da bu sözlüğü okuyamaz olduk.

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş sürecinde Türkler üzerine konulan ipotekler, Türklerin dış kültürlere olan ilgilerini hedef almış ve ayrıca, binlerce yıldır kullanılan ve zenginleşen alfabenin, yazı dilinin terkedilmesi, kelime hazinesini de fakirleştirmiştir.

Böylece hem içeride hem de dışarıda kıskaça alınan kültürümüz; dilimizi de kısırlaştırmıştır.

Türkler bulundukları coğrafyalardaki dilleri baskı altına almamışlar fakat alıntı ve verinti zenginliğini önemsemişlerdir.

Hedefimiz; filolojik ilgiyi çoğaltarak, yabancı ülkeler ve kültürlere turistik bakışların haricindeki, tefekkür ve düşünce ile yönelerek, Batı’nın gerçek üstünlüğü olan FİLOLOJİ ve FELSEFE’de derinleşmektir.

Hazindir ki sözkonusu üstünlükler, Medeniyetimiz’in özünde yer almasına ve Medeniyetimiz bir Tefekkür Medeniyeti olmasına rağmen, diller ve düşünceler konusundaki üzerimizden atamadığımız kısırlık ve kısıtlılıklar; bizleri küçük dünyalara mahkum etmiş ve özümüzdeki Oğuz Kağan misyonunun, denizler ve ırmaklarından yoksun bırakmıştır.

1. DEVLETLER VE DİLLER 

Türklerin kurdukları devletler 75 ülke topraklarında egemenlik sağlamıştır.

72 millet efsanesinin gerçeği budur işte.

Bu ülkelerde konuşulan dillerde ise;

  1. Arapça; 16 ülke
  2. Slavca;13 ülke
  3. Afrika Dilleri; 10 ülke
  4. Türkçe; 7 ülke
  5. Farsça; 3 ülke
  6. Almanca; 3 ülke
  7. Arnavutça: 2 ülke
  8. Romence: 2 ülke
  9. Rumca: 2 ülke
  10. Hintçe/Urduca: 2 ülke

60 ülkede 10 dil/dil grupları ağırlık kazanmıştır.

    Dil     Ülke Sayısı   

  • Arapça 16
  • Slavca 13
  • Afrika Dilleri 10
  • Türkçe 7
  • Farsça 3
  • Almanca 3
  • Arnavutça 2
  • Romence 2
  • Rumca 2
  • Hintçe 2
  • Butan dili 1
  • Nepali 1
  • Musevice 1
  • Gürcüce 1
  • Nepalce 1
  • Bengalce 1
  • Macarca 1
  • Moğolca 1
  • Çince            1
  • Ermenice 1
  • Danimarkaca 1
  • Estonca 1
  • Litvanca 1
  • Letonca 1

Toplam 75 Dil

Enteresan olan husus, egemenlik sağlamadığımız ülkeler dillerinden İngilizce, Fransızca ve İtalyanca dillerinin Türkçe  üzerinde kurdukları etkinliktir.

2. TÜRKÇE… BİR RÜYANIN GERÇEK OLMASIDIR.

“Türkçe, sentez oluşturmak için kolay bir dildir. Hiçbir sessiz harf ya da kafa karıştırıcı ikili ünlüler yoktur. Her harfi telaffuz edilmektedir.  Bu nedenle, dünya düzeyinde, Türkçe, bilgisayar konuşma sentezleyicisi için bir rüyanın gerçek olması durumudur.” (Being Digital, 1995 Nicholas Negroponte, Londra,)

“Turkish is very simple to synthesize. You pronounce each letter: no silent letters or confusing diphthongs. Therefore, at the world level, Turkish is a dream come true for a computer speech synthesizer.” (Being Digital, Nicholas Negroponte, London, 1995) 

“Türkçe  dili iyi fonetiği olan sayılı dillerden biri ama inovatif kullanamıyorsunuz. İnovasyon kültürü gelişmemiş.”

“Türkiye’nin inovasyonla ilgili yaptığı başarılardan örnek verebilir miyim bilmiyorum. Türkçe’nin yapısı gereği, dili gereği en azından konuşma anlamında çok etkin ve fanatik bir dile sahip. Bu ne demek? Yani kelimeleri olduğu gibi okuyan ve seslendiren bir dil. Umardım ki, dilin bu yapısı konuşma-tanıma anlamında, fikir üretme anlamında domine etsin, mesela konuşma teknolojisinde. Sadece bir fikir.”

Negroponte’nin ipuçlarını değerlendirdiğimizde, Türkiye’nin inovasyon açısından kuvvetli yönlerinden birisinin de dilimiz Türkçe olduğunu söyleyebiliriz.


  1. YABANCI DİL VE EĞİTİMİ

BİR YABANCI, PEK KİMSENİN SÖYLEMEDİĞİ BİR GERÇEĞİ ŞÖYLE DİLE GETİRMİŞTİ:

Biz normal bir ticari, siyasi ya da diplomatik müzakerede sizin anlayacağınız kadar basit bir dille konuşuruz. Sizin dilinizde yaklaşık yüzbin, bizimkinde ise beşyüzbin sözcük ve kavram var. Dolayısıyla bizim, sizin gibi konuşmamız mümkündür. Ama siz bizim gibi konuşamazsınız, .Çünkü dilinizde olmayan kavramları kullanmanız imkansızdır. Müzakere bizim çıkarlarımızın tehlikeye düşeceği bir noktaya gelirse biz öyle bir dil kullanmaya başlarız ki siz anlayamazsınız, ama anlamadığınızı da söyleyemezsiniz. İşte bizim size karşı en büyük üstünlüğümüz dilimizdir..”

Bir Batılı kamu görevlisi, uzun süreli görev için gittiği ülkenin dilini gayet süratle öğrenebilmektedir.

Biz ise yıllarca yabancı dil eğitimi yaptırdığımız çocuklarımıza bunu öğretemiyoruz. O halde bu işte bir yanlışlık vardır.

Uluslararası müzakerelerde kırık dökük yabancı diliyle hamaset yapan insanlar yerine diline hakim insanlar yetiştirmek, bugün için bir teknik sorundur ve teknik eğitim veren üniversitelerimizde böylesi bölümlerin açılması büyük imkanlar gerektirmemektedir.” http://tinaztitiz.com/

  • 135 Türk Diplomat ve Arapça:

“Arap dünyasında çalışan 135 Türk diplomattan sadece 6 sı Arapça konuşuyor. Yani ; İngiltere’nin, sadece Trablus Büyükelçiliğinde Arapça bilen diplomat sayısı kadar…” Stratejist Ömer Özkaya

  1. FİLOLOJİ

    Batı’nın gerçek üstünlüğü 2F:

    – FİLOLOJİ
    – FİLOSOFİ

    Prof İlber Ortaylı, bilhassa FİLOLOJİ konusunda ciddi bir literatür oluşturmuştur.

  1. DOĞU DİLLERİ – BATI DİLLERİ

    Soru: Kronolojik olarak sıraladığımız Dilimizle alışverişi olan 10 Dili ne kadar biliyoruz?

    Doğu Dilleri

  1. Çince
  2. Farsça
  3. Arapça
  4. Rumca
  5. Ermenice

Batı Dilleri

  1. İtalyanca
  2. Fransızca
  3. İngilizce
  4. Almanca
  5. Slavca/Rusça vd.
  1. TÜRKİSTAN’ın Dilleri: 

Dünyanın başka herhangi bir yerinde entellektüel açıdan böylesine açık bir bölgenin bulunduğunu hayal etmek bile zordur.

Orta Asyalıları, Çinlilerden ve Araplardan ayıran en önemli nokta, birden fazla dil bilmeleriydi. İnsanı şaşkına çevirecek sayıda farklı dilin ve alfabenin bulunduğu bir ortamda yaşamayı olağan kabul ediyorlar ve hangisine gereksinimleri varsa o konuda uzmanlaşmayı başarıyorlardı.

Yeni bir din taşıyan Arap orduları gelince, bazı görevlilerin ve entellektüellerin neler sunduğunu görmek için Arapların garip dilini öğrenmeleri son derece doğaldı. Ardından klasik Yunancadan tercüme edilmiş yazılarla tüccarlar gelmeye başladılar.

Çoğunlukla Hrıstiyan Arapların tercümeleri Orta Asya’daki bilim ve felsefeye yeni fikirler getiren çalışmaları oluşturdu. Zaman içinde halk bu konularda uzmanlaşacak ve eski Yunan akıl hocalarından daha ileriye gideceklerdi.

http://archive.wilsonquarterly.com/sites/default/files/articles/WQ_VOL33_SU_2009_ARTICLE_03.pdf

  1. İlber Ortaylı’dan:
  • Batı medeniyetin diğer ayırt edici vasfı filolojidir. Ciddi bir filoloji bilgisine sahiptirler. 
  • Aslında eski dilleri öğrenmek tarihte sırf Avrupalılara has bir şey değildi. Mesela Kalde Krallığında, Babilonya’da Sümer metinleri saklanırdı, çok ayrı bir dil olmasına rağmen Hititler Sümer metinleri okuyabilirdi.
  • Yine Güneydoğu’daki birtakım prensliklerin arşivleri kazılıyor; oradan da Hitit metinleri değil, Sümer metinleri çıkıyor. Sümer dili, tamamıyla ayrı bir dil, Sami dillerden biri bile değil ama o dönem insanı Gılgameş’i okuyormuş.
  • Ya da İslam Orta Çağı’nda büyük İslam âlimlerinin çoğu İbranice ve Aramice bilirdi. Mesela ünlü hadis âlimi Buhari, İbranice bilirdi ki İsrailiyat’ı bu sayede tefrik edebilirdi.
  • Yine de tam manasıyla filoloji yapanlar, Batılılardır. Bunun çok uç örnekleri vardır. XVII. asırda 14 yaşında iki Fransız çocuk, hayatta Türkiye’ye gelmemelerine rağmen Türkçe öğreniyorlar.
  • Gene XIV. Louis devrinin bilim adamlarından biri, Çin metinlerini okuyup içinden Türklerle ilgili bölümleri çıkarıyor. Bir Fransız, Sinoloji çalışıyor, Türklerle ilgili bölümleri ayırıyor; bizse onun yaptığı neşriyatı Hüseyin Cahit tercümesi sayesinde öğreniyoruz. Tarihî komşumuzun bizim hakkımızda yazdıklarını tetkik etmek çabamız yok.
  • Gene mesela Arabika, Perzika diye Hafız’ı, Sadi’yi tercüme ediyorlar. Hatta “Friedrich Ruckert” İran şairlerini çevirmekle de kalmıyor, Almancada aruz vezni kullanarak çeviriyor.
  • Oysa Doğu’da hiç kimsenin oturup Titus Livius’u, Vergilius’u, Homeros’u vs çevirdiği yok. Ta ki Tanzimat dönemi geliyor, Fransızca üzerinden tercüme ediliyor bu metinler.
  • Türkiye’de filolojik yanı şiddetle tamamlamak lazımdır, ama bunlar yok diye tarih yapılamaz da değildir. Hiç kaçarı yok, yüklü bir filolojik malumatınız olacak ve okuyacaksınız.
  • Osmanlı’nın kuruluşuna geri dönelim. Yan dallar var mı? Var; Bizans kronikleri var. Onlar epeyce etüt edilmiş vaziyette. Başka yan dallar var mı ya da neler olabilir? Varsa İlhanlılar devri eserleri ve tabii Cenova, Venezia gibi İtalyan devletlerinin kayıtları. Osmanlı tarihi bakımından bunların hiçbiri doğru dürüst araştırılmış değil. Vatikan devlet arşivleri (“Stato, Statale” diyor çünkü Papalığın arşivleri), dünyanın en eski düzenli arşivleridir ve 1135’ten itibaren düzenli raporları vardır. Ondan evvelki bilgiler fragmanlardır.
  • Hiçbir Türk tarihçisi o devrin Latincesini öğrenip de gidip o arşivleri okuyup araştırmış değil.
  • Türklerin Dede Korkut Destanı’nın en iyi versiyonu bile İtalya’da Vatikan kütüphanelerinde bulundu.
  • Bunlar, maalesef filolojik bakımdan donanımsız, boş konuşmayı seven bir memleketin tarih yazımının hazin görüntüsüdür. 
  • Osmanlı İmparatorluğu’nu aşağı yukarı 150’nci yahut 140’ıncı kuruluş yıldönümüne kadar vesikalardan etüt etmekten aciziz. En eski tahrir defterimiz ve en eski kadı sicilleri de gene 15’inci asrın 2’nci yarısına ait.
  • Daha da tuhaf olanı, en eski tahrir defterimiz, bugünkü Türkiye’ye değil, Arnavutluk’a ait, yani Fatih Sultan Mehmet devrine. Bunu Halil Hoca neşretmiştir, Halil Hoca’nın Arnavutluk’un milli tarihine yaptığı katkı eşsizdir.
  • Neticede kendi kaynaklarınız bu kadar, yabancı kaynakların hiçbirini de doğru dürüst etüt etmiş değiliz. Buna maalesef yabancı kolleglerimiz de dâhil. Birkaç meslektaşımız var gerçi; ama bunlar maalesef o eski, kuvvetli ananenin sahibi olacak kişiler değil. Artık ne eski Menage var, ne eski Hammer var, hatta onları bırakın, ne bizim Richard Croitel var, ne de Fransa’nın eski tarihçileri Cloth Kohen gibi adamlar var. Yeni bir nesil yetişti, bunlar belki yapacak çok şey bulamıyorlar, belki de tıkandılar. Zamanımızın Avrupa münevveri de maalesef iyi yetişmiyor.
  • Batı medeniyetinin evvelki Akdeniz medeniyetlerinden üstün sadece iki unsuru var; musiki ve filoloji. Batı’nın hakikaten üstün tarafları bu ikisidir. Batı filolojiyi üniversal bir bilim olarak kavramıştır. Cumhuriyet zihniyen ve dünyayı kavrayış yöntemi, bunun üzerinde duruyor. Tarih, coğrafya, musiki… Yeni bir zihniyet değişimi “ben böyle başarırım” diyor.
  • Avrupa’nın yeryüzüne önemli bir katkısı daha vardır; zamanları ve mekanları kontrol etmesini sağlayan filoloji, yani dilbilim… Cizvit rahiplerinin daha ortaçağın sonunda uzak Çin’e ve Japonya’ya uzanmasını sağlayan dil bilgileriydi. Benedicten manastırlarının bazıları filoloji fakültesi gibidir. 
  • Avrupa, Asya ve Afrika’yı açan araştırmalar, tarihin karanlıklarını aydınlatan keşifler; Mısır hiyerogliflerini, Mezopotamya ve Küçük Asya’nın çivi yazılı zenginliklerini bize ulaştıran bilginler Batı medeniyetinin tipik temsilcileridir.
  • Batı bu alandaki teknik üstünlüğü, bilgi birikimi ve onun getirdiği muhakeme gücüyle yaşıyor. Arapları ayaklandıran Arabistanlı Lawrence sadece Şark dilleri ve İslam’da değil, klasik filolojide de ustaydı. İngilizler onun “İlyada” ve “Odiseus” çevirilerine başvuruyor hâlâ. Büyük şarkiyatçıların hepsi Yunanca ve Latinceye vakıftı. Karl Marx hukukçuydu ama eski Yunancayı iyi bilirdi, Latince şiir bile yazardı. 
  • “Osmanlı İmparatorluğu Batılılığa teorik planda hazırlanmamıştır.” Batı demek, musiki, edebiyat, felsefe, bilim demektir. Ama bunlar Batı medeniyetinin üstünlüğü anlamına gelmiyor. Bunlar Doğu’da da var, dert o değil.
  • Bu hazırlanamamışlık hali aslında doğrudan doğruya 2.Viyana’dan sonra Türklerin askeri teknik gerilemesinden ileri geliyor. O dönemde, hayatta kalabilmek için derhal, hiç vakit kaybetmeden askeri mühendisliğe, tıbbiyeye, baytarlığa ve eczacılığa yöneliyorlar. Bu da tabii Fransızca okumayı, Fransızca çeviri yapmayı gerektiriyor ve iş çözülüyor. 
  • Herhalde Türkün en son baktığı Batı medeniyeti kompartımanı edebiyat ve felsefedir. Musiki ile de hala cebelleşiyoruz zaten. Türkler hala musiki bilgisi ve zevki oturmamış bir toplum. Bu arada bir Tanzimat dönemi var, müzisyen padişahlarımız var. Sonra Kemalist dönem var, konservatuarlarımız var, ama hala musiki bilgisi oturmuş değil.
  • Batıyı üstün kılan 1,5’uncu unsur ise filolojidir. Tarihin bütün medeniyetleri gramer ve lisaniyatla uğraşmışlardır. Ama bunların hiçbiri dillerin öğrenilmesi, incelenmesi, tarihi evrimlerinin kaydedilmesinde son dört asrın Avrupalıları düzeyine çıkamamışlardır. 
  • Pazar günü sonuçları açıklanan üniversite giriş sınavları, içinde bulunduğumuz feci çıkmazı bir kere daha yüzümüze çarptı. Bence üzerinde durulacak facia yüzde 50’ye varan adayın matematik ve fen alanındaki korkunç başarısızlığı değildir. Zira bu dallarda, azınlık miktardaki öğrencilerin her zamanki gibi dünya ölçülerinde başarılı olduğu gözlemleniyor. Türkiye bu dalda çıkmazda değildir.
  • Etimolojik sözlük bile hazırlayamadık. İşin esası; bu alandaki çıkmazın nedeni dahi ölçü ve işlek mantık noksanıdır. Türkiye maalesef ortaçağ İslam dünyasındaki filolojik mahareti, hele hele Batı Avrupa’nın Rönesans’tan itibaren edindiği yüksek filolojik kültür birikimi ve beceriyi yakalayamamıştır ve yakalayamamaktadır. Oysa diğer bilim ve sanatların dahi bu daldaki mükemmellik ölçüsünde gelişip yerine oturacağı açıktır. 
  • Esasen bu özellik Türkiye tarihine özgü değildir. Eski Yunan – Roma felsefesini, tıb, matematik, astronomi ve coğrafya dalında ele alan, hatta daha da geliştiren İslam ortaçağında; Yunanlı tarihçiler, şairler, tragedya ve epope yazarlarının ciddi olarak çevirilip okunduğuna dair emmare yoktur. 19. yüzyıl Türkiyesi de bu konuda verimsiz olmuştur denebilir. Vakıa Yunan esatiri (mitoloji) ve edebiyat tarihi üzerine yapılan bazı – basit çevirilerin ve kompilasyonun ortaya konduğu gerçektir; ancak 19. yüzyılın Türkiyesi’nin klasik araştırmalarla filolojik yönden ilmi bir başlangıç yaptığını söylemek güçtür. 
  • Buna karşılık temelleri 18. yüzyılın ortasında Johann Joachim Winckelmann (1717-1768) tarafından atılan klasik arkeoloji ve modern sanat tarihi Osmanlı Türkiyesi’ne aşağı yukarı 150 yıllık bir gecikmeyle, ama hem bir bilgi dalı olarak, hem de müesseseleşerek gelmiştir.
  • Aslında Türkiye’de Yunan-Roma kaynaklarına yönelmek bazı Batıcı veya aksine muhafazakar Doğucu çevrelerin yorumladığı gibi, medeniyet çevresini değiştirmek değildir. Eski Akdeniz bir bütündür. S.D. Goitein’in ileri sürdüğü gibi Ortaçağ İslam dünyası Yunan-Roma dil ve düşüncesine ve yöntemine bir ölçüde Roma’dan sadıktır. (O Tacitus’un Yahudiler hakkındaki bilgisizce yazılarını zikreder ve İslam alimi Şahrastani’nin Kitab’ul Milel ve’n Nihal’de geçmişin kavimlerini ne kadar titizce araştırıp betimlediği üzerinde durur.) Gerçekten de bir Garb Şark ikilemi ve Hıristiyan- İslam dünyası gerilimi Hıristiyan Batı’yı aktaran ve benimseyen doğuluların pek peşin hükümle ve bilgisizce kabul ettikleri bir ayrım ve kutuplaşmadır.
  • Batı, Rönesanstan sonraki Batı bununla ortaya çıkmış değildir. Rönesans’tan itibaren bizim bildiğimiz Batı, yeni fikirlerin, tenkitçi düşüncenin, tarih şuurunun ortaya çıktığı bir alemdir ve tarihe şuurla bakan Batı’nın insanı, bunu aslında büyük ölçüde klasik filolojiyle yapmıştır. Yani bu akımın ve yöntemin bir denizin içinde bulunmakla alakası yoktur, hatta denizi dışardan tetkik etmekle, denizi gözlemlemekle bu iş başlamıştır.
  • Onun için ki biz hümanist düşünce dediğimiz zaman, kendisinden evvel okuyan, yazan herkes Latince bilmesine rağmen Petrarca’yı işin başına koyuyoruz; çünkü Petrarca, Romalıların, yani eski Roma şiirini yaratan o parlak dili, edebiyatı yaratan insanların nasıl adamlar olduğunu bizatihi, o metinleri tetkik etmekle, incelemekle işe başlamıştır ve bu yöntem ta en parlak temsilcilerine kadar, 19. yy.’da Theodor Mommsen’lere kadar ilerlemiştir.
  • Aslında metinleri incelemek, metinlere eleştirel gözle bakmak ve bir tarih şuurunu bu yolla elde etmek; rivayetlere değil de, ana kaynaklara dayanarak zaman içinde değişen insanı veya zaman içinde değişmeyen insanı tetkike yönelmek; bildiğimiz gibi 8.,9. yüzyılın Araplarında, ve daha doğru deyişle İslam dünyası diye bilinen Ortadoğu dünyasında da vardır.
  • Bu özellik kaybolduğu an, tercümeden ve metin incelemesinden vazgeçildiği an, ilk önce tarih şuuru ve tarih tetkiki, ardından da toplumu değerlendirme dumura uğramaktadır. 15. yüzyıldan sonra 16. ve 17. yüzyılın Osmanlı toplumu bir anlamda artık tarihçi bir toplum değildir. Osmanlı aslında bizim kendi kaynağımız dediğimiz Arap-Fars edebiyatına bile yoğunlukla ve doğru gözlemle 18., 19. asrın modernleşmesi içinde eğilmeye başlamaktadır. İranlılar için bu daha da hazindir, çünkü Türklerin yaptığı Hafız şerhlerinin kalabalığına rağmen, İran’da böyle bir şey yoktur. 
  • Osmanlı toplumunda bu tarih şuuru noksanlığı Müslümanlar kadar, gayrimüslimler açısından da mesela Museviler için de söz konusudur. Yahudi
  • 17. yüzyılın hepimizin tanıdığı Katip Çelebi’si “İrşad’ül Hayara ila Tarih-ül Yunan Rum ve Nasara”, yani “Yunan- Roma ve Hıristiyan Tarihleri Üzerine Hayırlı İrşadlar, Uyarılar” adlı bir risalesinde Yunan, Roma medeniyetinden bazı özgün terimleri ve tabirleriyle bahsetmektedir. Mesela; “onların istanos politikos dedikleri siyaset-i medeniye’dir” diye başlar ve Aristoteles’in hepimize malum, devr-i daiminden bahseder. Monarşiler aristokrasiler, demokrasiler ve Hıristiyanlık’tan söz eder; öyle anlaşılıyor ki Katib Çelebi Yunanca biliyor ve Latince’de de biraz bilgisi vardır.
  • Gene 17. yüzyılın müverrihlerinden Hüseyin Hezarfen ki 1690’larda İstanbul’da öldü, “tarih-i Devlet-i Rumiye”, yani “Roma Devleti Tarihi” adlı meşhur eseri de; eski Yunan’dan, Roma’dan ve Bizans’tan bahsetmektedir. Fakat burada ne bir filolojik metin analizi söz konusudur, ne de Yunan düşüncesine, antik siyaset felsefesine Katip Çelebi gibi eğilme söz konusudur. Bu istisnaların dışında 18. yüzyılda küçük bir alaka başlamaktadır. Aslında 18. yüzyıl bizim Türkiye tarihinin ve Osmanlı tarihinin az bilinen devridir. Fakat, 19. yüzyıldaki gelişmeyi, açılmayı bunsuz bilmenin mümkün olmadığı da açıktır.
  • 18. yüzyılın Osmanlı İmparatorluğu’nda artık bir anlamda bir aydın sınıf doğmaktadır. Bunlar yaşadıkları mekanın ötesini merak ederler. Sefaretnameler bunun canlı bir örneğidir. Yaşadıkları zamanların ötesini merak ederler ve bu merak da aslında filolojik bir donanımla birlikte gitmeye başlamaktadır. Öyle anlaşılıyor ki 18. yüzyılın Osmanlı Türkiyesi bir ölçüde imparatorluğun eski yaşam biçimi ve dünya görüşünün kalıplarını kırmaktadır, ama bu sınırlı bir ölçüde olmaktadır. 
  • Ortodoks Hıristiyanlar arasında kilisenin hakimiyeti eski Yunan, metinlerine eğilmeyi önlemektedir, ki bu 10. ve 11. yüzyıllarda Bizans’ta başlamıştır. Bizans ilk asırlarının aksine Latin edebiyatını ve Latin dilini kesinlikle dışlamaktadır ve bu ksenofobi Latin diline ve Latin edebiyatına karşı, elan yani Osmanlı devrinde devam etmektedir.
  • Bugünkü Yunanistan’da da Latince eğitimi hiçbir şekilde Batı Avrupa’daki tadar güçlü değildi ve değildir. Latin kaynaklarını, yani eski Yunan medeniyetini çağdaş dünyaya taşıyan bir uygarlık olan Roma uygarlığının tanınması konusunda bir ihmal vardı. 19. yüzyılda Osmanlı düşüncesi ve tutumu değişiyor. Bildiğimiz önemli yazarlarımızın, fikir adamlarımızın hemen hepsinin Eski Yunan edebiyatından iyi kötü tercümeleri vardır. Nabizade Nazım “Esatir” (Mitoloji) diye bir çeviri kitap derliyor. Şemsettin Sami, iki kere baskısı yapılan, çok enteresan, gene “Esatir başlığı altında “Mitoloji” diye küçük bir risale yayınlıyor. Mustafa Nuri o devrin önemli Batıcı aydınlarından, “Tarih-i Esatir-i Yunaniyan” ve gene 1913’te Mehmet Tevfik’in en çok kullanılan “Esatir-i Yunaniye”si mitolojisi üzerine (-aslında çeviridir)
  • Klasik Yunan ve orta zaman İslam kaynakları yeniden ele alınmalıdır. Filoloji ve tarih toplumu yorumlarken en sağlam anahtarımız olmalıdır. Zira klasik filoloji artık eski kaynakların ele alınıp incelendiği gerekçesiyle ihmal edilen bir dal oldu ve klasik diller öğretilmiyor. 
  • Batı Medeniyetinin ayırıcı vasfı: Batı medeniyeti Sanayi Devrimi’ni yaratan bir dünyadır. Fakat iki asır içinde sanayi medeniyeti de evrenselleşmiştir. O zaman Batı’nın ayırıcı kıstasının ne felsefe, ne matematik, ne coğrafyacılık, ne tarihçilik, ne fizik, ne kimya ne de tıp olduğunu söylemek mümkündür. Bunlar Batı’dan önce Akdeniz dünyasında çok önceden vardı ve kurumlaşmıştı.
  • Bugünkü Batı’nın ayırıcı özelliği İtalya’nın 12’nci yüzyıl Rönesans’ıyla başlar; o da musiki, filoloji ve Hıristiyanlık dogmasına karşı çıkan hareketlerdir.
  • İtalya’dan doğan Batı musikisi Akdeniz’in diğer bölgelerinde görülmez ve Avrupa medeniyetinin ayırıcı bir niteliğidir.
  • Filoloji yani dilbilimi, eski çağlardan beri Doğu’da vardı; Asurlular ve Kaldeliler gibi Sami ırktan, hatta Hititler gibi İndo-Avrupa kavimler apayrı bir karakteri olan Sümer dili ve edebiyatını hep muhafaza ediyorlardı.
  • İslam dünyası hadis ve fıkıh metinleri dolayısıyla filolojik dalda uzmanlaşmıştı.
  • Ama yerküreyi fetheden bir dilbilim Avrupa medeniyetinin ayırıcı vasfıdır. Nihayet kilisenin kurumlaşmış dogmalarını Floransalı Savanorole, Bohemyalı Ian Huss gibi din savaşçıları veya Floransalı Pietro Ponponazzi gibi düşünürlerle alttan alta oyan hareketler Avrupa tarihine damgasını vurur.
  • Avrupa kendisi Katoliklikten vazgeçemese de Kitab-ı Mukaddes metinlerini filolojik olarak sorgulayan, tashih eden Rotterdamlı Erasmus ve muhtelif cephelerde Roma kilisesini dışlayan Protestanlığın ülkesidir. İşin ilginç tarafı bu sorgulama ve düzenleme eğilimi Roma kilisesi içinde de başlamıştı.

Ele aldığımız dal olan tarih yazıcılık alanında hatta islam tarihçiliği
diyeceğimiz bölüm dahi Türk düşünce çevrelerinde fazlaca
incelenmiş değildir. Bunun sebepleri muhteliftir. Gerçi islam
tarihçiliği Arapça kaleme alınan eserlerin alanıdır. Ama o tarihçiliğin
kökenindeYunan-Roma’yı hatta ibranileri ve Aramca eserleri
görmemek mümkün değildir. Şurası bir gerçektir; bugün islam
dünyasında dedelerinin muhteşem tarihçiliğini inceleyenlerin
ibn-i Haldun’un ve Reşidüddin’in kullandığı kaynaklara ula-
şacak filolojik birikimleri yoktur. ikinci bir neden; doğrudan doğ­
ruya muhteva ile ilgilidir. islam coğrafyasının tarihine evveli ve
aheriyle intibak etmeyen hatta merakı dahi sınırlı çağdaş Müslü-
man dünyanın, Ortaçağ islam dünyasının mütebahhirlerinin merakına
ulaşmaları ve kavramaları mümkün görünmüyor. Endü-
lüslü ibn-i Haldun’un zamanları ve mekanları kapsayan merak
ve bilgisi veya Horasanlı Şehrastani’nin Kitab’un nehai ve’l
milel’indeki gibi dinler üzerindeki merak ve sağlam bilgisinin 
muadilini bulmak bugün çok zordur.

Netice itibariyle bu Roma eserlerini, Tacitus gibilerini ve
M.Ö. 1. ve 2. asır tarihlerini incelediğimizde bunlar için bir fikir
ve sonrası için de bir hareket noktası ediniriz, Roma annalleri
(yıllık) sayesinde. Batı Avrupa tarih konusu oluyor.

Türkler için böyle bir şey var mı? Çok eski tarihimizi Çin
kaynaklarından arayacaksınız, Sanskirit kaynaklarından, eski
Pehlevi kaynaklarından. Bunların çoğu ise incelenmemiş
dönemlerdir ve ilmi mevzulardır. Filolojik bakımdan bu dallar
çok problemlidir. Çin tarihinde Shang devri kaplumbağa
yazıtlarını inceleyeceksiniz, yani Sinoloji’de bir devrim yapıp
Türkler için birşey çıkartacaksınız. Bunlar kuşkusuz Roma
tarihi malzemesi kadar incelenmiş malzeme değil; onun
için Türkler’in tarihi çok karanlıktır. Mevcudiyetleri malumdur
ama tarih karanlıktır ve zordur, derlemesi; tarih yazımı
işi çok zordur. Kuru Latince bilerek, Batı Avrupa için mesela
M.Ö. 2. asrın tarihine inebilirsin, ama bizde bir iki filolojik
dalla hatta M.S. 5. asra dahi kolay gidemezsin. Çünkü bu
asırlar için hem Çince, hem Bizans, hem İran, Hint kaynaklarını
bileceksin ve keçi boynuzu gibi bir bilgi paketi elde edeceksin.
Üstelik Bizansın bu dönemi iyi bilinmez; Persler ve
Sasani devri tetkikleri Roma tarihçiliği kadar iyi değildir.

Ortodoks kilisesi herkese malum ki, klasik Hellenizme ve
Hellenlerin eski tarih ve kültürüne ve hele bunun Rönesans’taki
yeni yorumuna kapılarını kapatmıştır. Reformasyon
bu kapanışın başlıca nedenidir. Bu arada filoloji ve Neohellenist
kültür, kilise sayesinde değil, ona rağmen ferdi
olarak Avrupa’ da eğitim gören veya Avrupa etkisi ile Ion
adaları gibi yerlerden oluşan çevrelerden alınmıştır. Osmanlı
İmparatorluğu’nun Müslüman unsurunun Hellenizm ve
hele Latin kültürü ve diliyle ilgisi ise, Ortaçağ islamı’nın aksine
çok geridir. Greko-Romen kültür, Ortazaman islamı’nın
temel taşı idi; Aristoteles, Demokritos, Ptolemaios, Platon,
Galenus, Hippakrat üstad olarak bilinirdi. Yunan dili Arap-
ça’ da yeni kavramlar yaratılmasını intaç etmiştir. Fakat ll.
asırdan itibaren bu süreç durdu. Osmanlı İmparatorluğu’nda
Ortodoks kilisesi, Roma hukukunu izlemiştir, ama bu tevarüs
hukukun kavram (kurum) instituones ve principia’larını
Latin metinlerinden takip ederek değil, geç Bizans kodifikasyonların
taklidi şeklinde olmuştu. Aslında Roma İmparatorluğu,
Roma yurdu ve Romalı sıfatını taşıyan Bizans camiası
Roma dünyasını tanımıyordu. Kendisine Roma İmparatorlu­
ğu, Romalılar diyen bu halk içinde Latince bilen belki birkaç
kişiydi.

Diğer yandan arkeoloji ilmi ve arkeologlar sahneye çıktı-
lar, öncüleri Osman Hamdi Bey idi. Müzehane-i Hümayun’u
(imparatorluk müzesini) kurdu ve 1875’te bu müzenin içinde
bir arkeoloji okulu açtı. Bu zümrenin Türkiye’ deki klasik
dünyayı seven ve öğrenen bir öncü grup olduğu anlaşılıyor.
Bu eski dünyaya açılan bir pencere idi. arkeoloji dalındaki bu
havaya rağmen Osmanlı eğitiminde henüz klasik bir bölüm
yoktu, İstanbul Edebiyat Fakültesi’nde 1900-1915 arasında
Greko-Romen tarihi, eski Şark tarihi bölümünde okutuluyordu.
Anane hep sürdü. Türkiye’ de Asuroloji ve Hititoloji gibi
dallar, klasik filoloji ile birlikte doğup ondan daha çok kuvvetlendiler;
bu da garip bir tecellidir. 

Cumhuriyet devri üniversitelerinde klasik filoloji dalına
önem verilmiştir. Bu arada 1933’te Hitler Almanyası’ndan
kaçıp ülkemize sığınan Alman alimleri, mesela George Rohde
gibileri bu dalda hayli öğrenci yetiştirmiştir. Hümanizma
akımı aslında kendisi ne olduğu anlaşılmadan, şık bir isimle
küçük gruplar arasında bu zamanda ilgi çeker. Gerçi bu genç
alimler grubu, klasik dünya dillerinin ve Ve mitolojisinin aşı­
ğıdır; ama mensuplarının güçlü bir tarih bilgisi, sosyal bilim,
felsefe, mantık birikimi olduğu söylenemez. Total kültür
adamı ve filozof vasfına layık tek adam rahmetli Nusret Hı­
zır’dı; o da verimli bir yazar olmadı, ama nesilleri yetiştirmeye
gayret eden sabırlı bir öğretmendi.

Tarih kaynaklarını bilmemek bu kaynakların çevirisinin
noksan olduğu Türkçe’ye çevirilerini yapmamak ve zaten
bunları kullanmamak en mühim noksanımızdır. Tarih metin
ve filoloji demektir. En çok bu noksan üzerinde durmak gerekir.

By Bilge Tonyukuk Enstitüsü zaman: Ekim 02, 2015

leventagaogluhttps://www.agaoglulevent.com
Düşünür, Araştırmacı Yazar, Şair. 1983 yılından buyana ihracat profesyoneli olarak çalışan Levent Ağaoğlu, 1997-2001 yılları arasında Hong Kong’da yaşadı; yaklaşan Büyük Asya Yüzyılı’nın ayak seslerini duydu hep. İsmail Gaspıralı’nın “Dil’de, Fikir’de; İş’te Birlik” idealinin peşinde koşarak Türk Evi, Düşünce ve İş Ocağı kitap serileri üzerinde çalışıyor; mütefekkir ve müteşebbis gözlem ve birikimlerini yazıya geçiriyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

TWITTER

Son Eklenenler