Ana SayfaDış DünyaDış DünyaKırım Yazıları-2: On Üçüncü Kabilenin İzinde… Yazı: Okay DEPREM

Kırım Yazıları-2: On Üçüncü Kabilenin İzinde… Yazı: Okay DEPREM

© Copyright Okay Deprem

Ünlü tarihçi Arthur Koestler’in, 1976 yılında çok büyük tartışmalar yaratan bir kitabı yayınlanır. Eserin adı: “On Üçüncü Kabile”dir. Kendisi de bir Musevi olan Koestler, söz konusu kitabına da ismini veren teorisinde; Yahudilerin kutsal kitabında da anlatılan ve İshak Peygamberin oğlu Yakup’un oğullarının soyundan gelen ve her biri dünya Yahudilerini oluşturacak on iki kabileye ek olarak; Doğu, Kuzey ve Orta Avrupa Yahudilerinin (Aşkenazi) kökenlerinin ayrı, farklı bir kabileye dayandığını iddia eder. Hararetli ve uzun soluklu sansasyonel tartışmalara kapı aralayacak olan teorisine temel dayanak olarak Koestler, Orta çağlarda, Doğu Avrupa’nın Türk kökenli (Türkik) halk ve kavimlerin hakimiyetinde olduğu tarihi gerçeğine işaret eder. Tarihçi yazarın aslında somut olarak ima ettiği uygarlık ve devlet; tarih boyunca görülen; etnik olarak Türkik budunlara dayanıp da inanç olarak Musevi dinini benimsemiş yegâne toplumu bünyesinde barındıran Hazar İmparatorluğu’ndan başkası değildir… Tüm Avrasya kıta sahasını olduğu gibi Doğu Avrupa’yı da sarsan barbar Moğol saldırıları sonucu bugünkü Macaristan’a göçen ve zaman içinde başta Polonya olmak üzere daha batıdaki ülkelere dağılarak, yerleştikleri toplumların ve bölgelerin dillerini kullanmaya başlayan ve “Aşkenazi” diye bilinen Yahudi topluluklarını teşkil eden Kabarların (Kavarlar) içinden çıktıları ana kavmin Hazarlar olduğunu öne sürüyordu tarihçi Koestler.

Hazar devleti ve Karaylar (Karaimler)

Hazar devleti, ilk kavimler göçünden kısa bir süre sonra M.S. 7. yüzyıldan İ. S. 10-11. asırlara kadar, bugün Hazar denizinin tüm kuzey, kuzey batı ve kuzey doğusundaki çok geniş bir coğrafyaya yayılan ve günümüzde başta Rusya Federasyonu olmak üzere, Ukrayna, Kazakistan ve Kafkas ülkelerinin topraklarının azımsanmayacak bir kısmını kapsayan bir alanda hükümranlık sürmekteydi. Uygarlığın gelişim dinamiğinde olumsuz anlamda tarihte zorun rolünü oynayan barbar kavimlerin başında gelen Moğol-Tatar sürülerinin istilaları sonucu tarihe karışacak olan Hazarlar’dan geriye kalan ve varlıklarını az çok zamanımıza kadar sürdürebilmiş Türkik-Musevi kavim Karaylardı. Kuvvetli ve gerçekçi bir teoriye göre, İ.S. 10. Yüzyılda Bizans İmparatorluğu’ndan Hazar Devleti’ne sürgüne gönderilen ve Museviliğin Karai mezhebine bağlı kavim, vaktiyle Hazar ülkesinin sınırları bünyesinde kalan Kırım Yarımadası’na yerleştirildiler. Hazar hakanının Musevi dinini kabul etmesiyle birlikte Kırım’da yaşayan Türkik halklar arasında hızla yayılmaya başlayan Karay mezhebi, zamanla bunu kabul eden Türk kavmine de Karaim denmesine yol açtı.

Günümüzde Karaylar (Karaimler) ve onların Kırım’daki canlı izleri     

            Zamanımızda Beyaz Rusya’dan, Litvanya ve Ukrayna’ya, Polonya’dan, Romanya ve Rusya’ya, Dağıstan’tan Türkiye, İsrail ve hatta ABD’ye kadar yayılmış olan Musevi Türk topluluğu Karayların halen canlı ve somut izlerinin sürülebildiği yakın coğrafyalardan birisi de Ukrayna’nın otonom cumhuriyeti Kırım Yarımadası’dır. Bugün Litvanya’daki cemaat ile birlikte hesaplandığında sayıları birkaç bine kadar inmiş bulunan Karaimlerin, yani bin küsur sene önce tarihe karışan ilk ve muhtemelen de son Musevi Türk devletinin soyundan gelenlerin arkalarında bıraktıkları izleri barındıran ve bir tanesi günümüzde de yaşamaya devam eden iki temel yerleşim birimini görmek üzere yolum tekrar Kırım’a düşüyor.
Çufutkale yolunda Bektaşi Tekkesi
 

 

           Nisan ayının son günlerinin yaşandığı ve ağaçların rengârenk çiçeklerle etrafı olağanüstü bir renk cümbüşüne bürüdüğü sıcak ve güneşli bir ilkbahar günü uzun bir aradan sonra tekrar, Ukrayna’nın Kırım Otonom Cumhuriyeti’nin başkenti Simferopol’e karayoluyla sadece 45. dakika mesafede bulunan Bahçesaray kasabasının yolunu tutuyorum. Esas olarak Kırım Tatarlarının meşhur sarayları Hansaray ile bilinen Bahçisaray’ın barındırdığı diğer önemli uygarlık mirasını ziyaret etmek üzere buradayım bu kez. Hanların sarayından sonra başlayan dar ve yemyeşil vadide birkaç kilometre kadar daha yol aldıktan sonra yukarı doğru tırmanma noktasının başında, aynı zamanda yolun sonunda taksiden iniyorum. Yukarılarda, vadinin bir cephesinin sırtlarını süsleyen sarp kayalıklara oyulmuş bir takım yapıları, yerleşim noktalarını gözüm şimdiden seçmeye başlıyor. Sık bitki örtüsü ve ormanlık alanda ilerlerken, yolumun üzerinde karşıma hiç beklemediğim bit tabela çıkıveriyor: “Derviş Tekkesi: Hacı Mansur – 15. Yüzyıl” İslam’ın Sünni yorumu Osmanlı’ya egemen olmazdan evvel, toplumun genelinin Alevi-Bektaşi olduğu zamanlarda Osmanlıların fethettikleri yeni yerlerdeki yerel nüfusu daha kolay asimile etmek üzere dinin en ılımlı yorumcusu sayılan Bektaşiler topluluklar halinde stratejik bölgelere yerleştirilirlerdi. Kırım’ın ele geçiriliş tarihi 1475 yılı dikkate alındığında, aynı amaçla yöreye gelen ve buralara yerleşen Bektaşilerin soyundan gelenlerin yattığı mezarlık alanı olduğuna kuşku yok, söz konusu mekânın.             

Bir Orta Çağ mağara-kale kenti olarak Çufutkale

8. asırda Hazar Türkleri tarafından inşa edilip sonradan ağırlıklı olarak Musevi Karay Türklerinin (Karatayların) yerleşip 19. yüzyıla kadar yaşayacakları bir Orta Çağ kalesi, daha doğrusu kale-kenti olan Çufutkale, Türk dillerindeki “çift” sözcüğünden türeme ‘çufut’a kale kelimesinin eklenmesinden oluşur etimolojik olarak. Aynen Truva kentinde olduğu üzere, farklı çağlardaki yerleşim katmanlarını üst üste ve iç içe barındıran Çufutkale’ye, ilk dönemlerindeki ağırlıklı yerleşim tipini yansıtmasından dolayı “mağara şehir” de denilmektedir. Bir diğer ismi de “Yahudi Kalesi” olan kent, 13. yüzyıl sonlarından itibaren Altun Orda (Altın Ordu) Tatar-Moğol devleti tarafından fethedilecek ve Tatarlar biraz aşağıdaki Bahçesaray Ovasına yerleşene kadar burada ikamet edeceklerdir.

En tepeye vardıktan sonra ve Çufutkale’nin girişine geldiğinizde sizi büyük bir sur duvarı ve görkemli madeni kapısı karşılıyor. Onlarca hektarlık bir alana yayılan kale-kentte ilk durak; Hazarların en baştaki dönemlerinde yerleşimin inşa edildiği ve aynen Kapadokya’dakileri neredeyse birebir andıran kaya evler. Ardından sıra Karaimlerin “Kenasa” adını verdikleri sinagoglarını görmeye geliyor. Biri büyük diğeri ise küçük olmak üzere art arda 14. ve 18. yüzyıllarda inşa edilen ve kısmen restore edilmiş olarak günümüze kadar ulaşan bu taş yapılar; 2 katlı, kiremit çatılı, bir tanesi ahşap diğeri ise taş ve mermerden sütun ve kolonlardan müteşekkil mini revaklarla çevrili oldukça özgün mimariye sahipler. Avlunun ve bina cephelerinin farklı noktalarında İbranice yazıt ve kaidelerin rahatlıkla okunabildiği mabetleri geride bıraktıktan sonra bu sefer şehrin taş örmeli ana cadde ve sokaklarının endamı ve alt yapısı insanı fazlasıyla hayrete düşürmeye yetiyor. Sağlı sollu bina ve avlu duvarları ile çevrili caddelerin kenarlarını düzgün nizamda yüksekçe taş kaldırımlar süslerken, yolların ortasında bir bazen ise iki sıra paralel derin su kanalları akıyor.

Keşişlerin yaşadıkları hücreler, yer altı mezarları, tapınaklar, zirai amaçlı bir takım yapılar ile çile odalarının yer aldığı bölmeleri geride bıraktıktan sonra bir cami kalıntısı gözüküyor. Özbek Han’dan sonra başa gelen Altun Orda Hanı Canıbek Han tarafından 1340 yılında yaptırılan Canıbek Han Camii’nden geriye kalan harabeler bunlar… Kale bünyesinde Karay Türklerinden kalan eserlerin dışındaki bir diğer yapı ise; Altın Ordu’nun bir başka tanınmış Hanı olan Toktamış’ın kızı Hanike Hanım için 1437 yılında inşa ettirilen türbe.  Kesme taştan örülme, Selçuklu tarzı bir mimariyi andıran türbeyi de görmemin ardından son olarak kalenin muhteşem savunma duvarları, müstahkem mevkileri ve anıtsal kapılarını geziyorum. 19. asrın sonlarından itibaren terk edilmeye başlanan ve 1920’den sonra adeta viraneye dönen Çufutkale’yi; barındırdığı binyıllık efsaneler ve mitlerden oluşan aurası ile baş bala bırakarak bir başka Hazar izdüşümü yapıyı görmek üzere bölgeden ayrılıyorum.

               Yevpatoriya’daki Karay (Karaim) Kenasası

Karatayların bugün genel olarak Ukrayna ve özel olarak ise Kırım bölgesinde en yoğun yaşadıkları yer Yevpatoriya kenti. Tatarca ismi Kezlev (Türkçesi Gözleve) olan yüz yirmi bin nüfuslu sahil ve sayfiye şehri, yarım adanın tam olarak batı tarafında yer alıyor. Dünya genelinde aşağı yukarı 50.000 kişilik Karaylı Türk’ten sadece birkaç yüz tanesinin kaldığı Yevpatoriya, halen işler haldeki ve bugün 1. dereceden bir kültürel sit alanı ve müze kompleksi olan Kenasası (Karaimcede: sinagog) ile tanınmaktadır. Mimar Sinan’ın en kuzeydeki eseri olan Han Camii’ni gördükten sonra, şehrin biblo havasındaki eski merkezindeki dar sokakları arşınlarken önce karşıma “Yegiya Kapay” sinagogu çıkıyor. Turistik ziyarete kapalı olan binayı geçtikten sonra kenasa’nın anıtsal giriş kapısı görünüyor az sonra. Ne ilginçtir; sarı-beyaz renkli büyük bir takı andıran giriş kapısının hemen yanında Karaim Mutfağı’nın sunulduğu restoranın ismi ise “Karaman”. Biraz sonra, Karayların geleneksel siyah kalpağı başında bir gencin gelip kapıyı açması ile içeri giriyorum.

 

Karşı karşıya yer alan biri büyük diğeri ise küçük iki ibadet salonunun merkezde yer aldığı 2.5 dönümlük bir arazi üzerine kurulu Kenasa’da; dini okul, yemekhane, avlular, buluşma mekanları, mezarlık gibi temel bölmeler mevcut. Kentte, kesintilerle birlikte 1837’den beri mevcut olan sinagog, aynı zamanda “Mini Kudüs” olarak anılan otantik sokağın sonunda yer alıyor. Girişteki uzun iç avluda Rus Çarı 1. Aleksandr’ın diktirdiği altın kaplamalı çift başlı kartalın süslediği abide-i mermer dikilitaş dikkati çekiyor. Sol taraftaki mini mezarlıkta granit ve mermer stellerin ve lahitlerin çoğu İbranice bazıları ise Rusça yazılı. Devam eden orta bahçede ise Karayların dini, Karamca ve Kenasa üzerine ayrıntılı bilgi veren levhalar okunabiliyor. Karaimlerin geleneksel kıyafetleri ve Kenasa’nın geçmişinden kesitlerin sunulduğu fotoğraf sergisinin olduğu; geometrik süslemeli ahşap tavanı ve çok renkli vitraylı camları ile göz kamaştıran iç salonda gezindikten sonra son olarak; oryantal tarzda kemerli ahşap kapının açılması ile ana ibadet mekânına geçiliyor. Sağlı sollu tahta oturma sıralarının yer aldığı bu ufak salonun karşı cephesindeki dua seremonisi mekânının sütun ve belirli kaplamalarının tamamen altın olduğunu öğreniyorum. Son derece modern ve temiz tutulan meskenin üç cephesi de ince kemerler altından iç mekânı aydınlatan pencere düzeneğine sahip… Kenesa’daki kısa süreli turumu bitirdikten sonra, bir başka zaman Hazarların izini belki Rusya’da sürmek üzere Yevpatoriya’dan ayrılıyorum.

Bu makale Hayat Dergisinde yayınlanmıştır.

leventagaoglu
leventagaogluhttps://www.agaoglulevent.com
Düşünür, Araştırmacı Yazar, Şair. 1983 yılından buyana ihracat profesyoneli olarak çalışan Levent Ağaoğlu, 1997-2001 yılları arasında Hong Kong’da yaşadı; yaklaşan Büyük Asya Yüzyılı’nın ayak seslerini duydu hep. İsmail Gaspıralı’nın “Dil’de, Fikir’de; İş’te Birlik” idealinin peşinde koşarak Türk Evi, Düşünce ve İş Ocağı kitap serileri üzerinde çalışıyor; mütefekkir ve müteşebbis gözlem ve birikimlerini yazıya geçiriyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz


TWITTER

Son Eklenenler