Ana SayfaYazılarLiderlikDillenelim: Arapça, Farsça, Latince

Dillenelim: Arapça, Farsça, Latince

Arap dünyasını dili ve edebiyatı yaşatır

Bugün bir Arabı bir zaman makinesiyle 10’uncu asırdaki Abbasi İmparatorluğu’ndaki dedelerinin önüne çıkarsanız hiçbir sendelemeye uğramadan aynı nükte, aynı şiir, aynı cümle kuruluşu ile mükalemeye devam eder. İşte Arap dünyasını yaşatan budur: Dili ve edebiyatı Pazar – 7.9.2008

.  |  İlber OrtaylıTüm Yazıları »
Arapça Sami dillerdendir. Sami ismi Hz. Nuh’un oğullarından Sam’a dayandırılır. İki asır önce dünyadaki diller böyle tasvir ediliyordu. Mesela, geniş sahada konuşulan Hindo-Avrupa diller Nuh’un oğlu Yafes’e dayandırılır, bunlara Yafetik diller denirdi. Mısır ve Habeş dili diğer oğul Ham’a izafeten Hami (Hemitik) diller diye adlandırılmıştır.
Giderek mukayeseli filoloji disiplini, grameri coğrafya ve tarihle beraber incelemeye başlayınca sınıflamalar değişti. Sami dillerin doğu, güney ve batı grubu vardır. Doğu grubu Akadcadan çıkan Asuri ve Keldani gibi dillerden oluşur ki bunlar hemen hemen ölmüştür.
Batı grubunda ise Aramca ve İbranca gibi nadir gruplar halinde yaşayan diller bulunur. Bu grupta bulunan Fenike dili Lübnanlıların atalarının diliydi ki, bu kavim çağdaş dünyaya alfabelerini hediye etmiştir. Kartacalılar da bu dili konuşurdu ve bugün sadece küçük Malta adasının sakinleri bu dili konuşuyor. Güney Sami grubu ise Arapçanın muhtelif dallarını kapsar.
Bugün muhteşem Arapçayı 250 milyon insan konuşuyor. Lisanın sınırları Basra Körfezi’nin sınırlarından başlıyor; İran ve Türkiye’deki azınlık bir grup; Arap dünyasının ta Atlas Okyanusu’na kadar uzanan bütün üye ülkeleri; Moritanya, Çad, Sudan ve Somali gibi kara Afrika ülkelerinde de kısmen anadil ve resmi dil olarak kullanılıyor.
Bu geniş coğrafyadaki Arapçanın yeknesak bir ağız ve lehçe ile yaşamadığı aşikar. Arap dilinin lehçeleri arasında anlaşmak için bazen tercüman gezdirmek gerekir. Ama işte orada şapkamızı çıkaralım. Bu kavmin lisanı herhangi bir Batı dilinden çok daha önce yazıya dökülmüş ve klasikleşmiştir.

Yakın akraba olduğu bütün dilleri sildi

İslamiyet bu klasikleşmede önemli rol oynamıştır. 632 yılında yani Hicret’ten 10 sene sonra Müslümanların peygamberi Hz. Muhammed ebediyete intikal etti. İlk birkaç yıldan sonra Halife Hz. Ömer’in orduları bugünün Arabistan yarımadasından taşarak Mısır, Suriye, Filistin, Lübnan, Irak ve İran’ın bir kısmını ele geçirdi.
Bu yerlerde son tetkiklere göre sadece bazı yerlerde Arapça konuşuluyordu. Yaygın olarak kullanılan Aramca ve Mısırda kullanılan Kobtça gibi dillerin dışında, Ukba bin Nafi’nin fethettiği Kuzey Afrika’da Berberce gibi diller de yaşıyordu. Arapça kendisine yakın akraba olan bunların hepsini sildi. Bu bir barış içinde, kapalı bir anlaşma ile vukua geldi.
Bugünkü Arap alfabesindeki 29 harf, konuşulan ve yazılan Arapçayı ifade eder hale geldi. Hal böyleyken Arapçanın yaşayan lehçe ve ağızları üzerinde sayısız araştırma yapılıyor. Belki bunların bağımsız bir Sami dil olarak teşekkülü arzu ediliyor ama olmuyor. 250 milyonluk dünyada okul gören Arap çocuğu bu dili hususi tecvit kurallarıyla ve şiirle konuşmayı öğrenmekten bıkmıyor, bu meşgaleyi adeta bir çocuk oyunu haline getirmiş.
Aynı şey bir zamanlar Batı dünyasında Fransız halkı arasında da yaygındı, orada bu adet bırakıldı. Oysa bugünün Arabını bir zaman makinesiyle 10’uncu asırdaki Abbasi İmparatorluğu’ndaki dedelerinin önüne çıkarsanız hiçbir sendelemeye uğramadan aynı nükte, aynı şiir, aynı cümle kuruluşu ile mükalemeye devam eder. İşte Arap dünyasını yaşatan budur. Dil ve edebiyat…
Bizim dünyamızdaki Arapça BM’nin çalışma dilidir. Artık ilim dili olarak kullanıldığını söylemek kolay değildir. Hatta son istatistiklere göre Arapça, Farsça ile karşılaştırılamayacak kadar fakir bir tercüme edebiyatına sahiptir. Anlaşılan, mazideki büyük tercüme faaliyeti durmuştur.

Arapça medeni insanların kültür hafızasından çıkmaz

Fakat Araplar dil ve şiirlerini hâlâ iyi öğrenirler ve İslamiyet dolayısıyla da Arapça; Hindistan’dan Moritanya’ya, Türk dünyasından Balkanlara kadar dini dil olarak kullanılmaya devam eder. Bu ülkelerin ulusal dillerinde Arapça belirgin ölçüde lugat ve grameri etkilemiştir. Gene Afrika’da kullanılan Svahili gibi dillerde ve Urdu dilinde Arap alfabesi yaygın olarak kullanılırdı.
Roma’nın alfabesi olan Latin alfabesi bu ülkelerin çoğunda kabul edilmekle birlikte, özellikle eski bir İndo-Avrupa dili olan Farsçada ve Urducada kullanılmaya devam ediyor. Hatta Tacikistan’da Rus Kiril alfabesini devlet ısrarla kullanımda tutsa da, okur-yazar tayfa çoktan Arap alfabesine geçti bile.
Medeni insanların kültürel hafızasından Arapçayı çıkarmak mümkün değildir. Yakın kardeşi İbrancadan daha güzel ve kıvrak olduğunu Bernard Lewis gibi alimler bile söylemektedir. Özellikle de Fransızların egemen olduğu Cezayir’de aydın zümre bu dili kaybetse de, gelecekte Mağrip ülkesinin, Arapçanın dirilişini yaşaması kaçınılmazdır.

Türkler bu dili yeterli ve gerekli miktarda ithal etmişlerdir

Fiillerin çekimindeki zenginliği anlamak biz Türklerin kendi dillerindeki özellik dolayısıyla mümkündür. Dolayısıyla yabancı dilden Arapçaya çevrilemeyecek hiçbir kavram yoktur. Doğru ve yaratıcı bir düşüncenin de Arapçada kendini ifade edememesi söz konusu olamaz. Ama bir dilin kendi özelliği onun gelişmesi için yeterli değildir; sahiplerinin bunu kullanması gerekir.
Mensubu olduğumuz İslam dünyası bu dili kullanmıştır. Hatta XIX. yüzyılda Türkler Şanizade ve Cevdet Paşa gibi bilginlerin şahsında geniş bir doğabilim-sosyal bilimler lugatını bu dilde yaratmışlardır. Keşke kendi dilimizde de yaratsalardı.
Bununla birlikte şu kadarını söyleyelim ki Arap dili bize daha çok İranlıların sayesinde girmiştir. Ve Arapçada Türkçe ve Farsça kelimeler nispeten az olmasına, hele Türkçe daha çok günlük dilde ve askerlikte kullanılmasına rağmen Farsça ve Türkçeye Arap dili geniş ölçüde ithal edilmiştir. Dilde sadeleşmede bir sınır olduğunu bu yüzden kabul etmek gerekir. Türkler Arapçayı zevkli ve makul bir biçimde, dillerine yeter ve gerek miktarda ithal etmişlerdir.

Farsçayı ihmal etmeyelim

13-09-2008

.  |  İlber OrtaylıTüm Yazıları »
Farsça bugünkü dünyanın yaygın ve kalabalık dillerindendir. Gerçi Çince gibi 1,5 milyar insan tarafından konuşulmaz ama o dil gibi belirli bir coğrafyaya da kapanıp kalmamıştır. Her ne kadar İngilizce ve İspanyolca gibi yerküreye yayılmasa da, Asya’nın ortalarından Akdeniz’e kadar yayılan, konuşulan eski bir edebi dildir. Bugünün Rusçası gibi kalabalık bir halk topluluğu tarafından konuşulan ve başka milletlerle de anlaşma aracı olan bir dil değildir ama milletlerin hayatına ve kimliğine girmiştir.

Türk milleti için çok önemli bir kaynak
Bu eski dilin yazıya geçişi 3 bin yıla yaklaşır. Bugünkü Farsçanın klasik biçimi ise 12 asır önce tamamlanmıştır. Yani herhangi bir okumuş İranlı 900’lerde yazılan bir şiiri terennüm eder ve 1200 yıl önceki atalarıyla bir araya gelebilse rahatça konuşur ve yazışır. Bu vasfa bugün edebiyat ve diliyle övünen birçok kavim sahip değildir.
Ahamenişler hanedanının yönettiği Balkanlar’dan Hindistan’a, Ukrayna’dan Mısır’a ve Yemen’e kadar uzanan dünyanın yazıştığı ortak dil Farsçaydı ve bugünkü Farsçanın atası olan bu dil çivi yazısı ile yazılırdı. Roma İmparatorluğu’nun çağdaşı Partlar ve sonraki Sasaniler İran’da aynı dilin arkaik formunu kullanırdı. Bu özgün yazıyla yazılıp konuşulan dile “Pahlevi” deniyor ki dünyamızın edebi, idari, dini bir dilidir. Ve bilhassa Türk milletinin tarihi için çok önemli bir kaynaktır.
İran’ın eski efsaneleri ve metinleri bugüne kadar uzun tarihi yolculuğunu rahatça yapmıştır. Büyük şair Firdevsi veya Fars deyişiyle Firdosi, ölümsüz “Şehname”sinin binlerce beytini edipler ve şairlerin eserleri kadar, çarşıdaki esnaf ve dağdaki çobanlardan da derlemiştir. Arap fethiyle kaybolacak eski dil ve edebiyatı yeniden diriltmek kendisinden evvelki Dakuki gibi şairlerin başaramadığı, sadece onun İran’a yaptığı bir hizmettir.
“Bisîy renc bordem der in sal-ı sî / Acem zindekerdem bedin Parsî (Otuz yılda çok zahmet çektim / Acemi böylece bu Fars dilinden yarattım)”.

Belli ki güzellikten anlayan bir kavmin işi
İslamlaşma döneminde Arapça, Farsçanın içine girdi ama bu dili konuşup yazanlar kendi özgün üsluplarıyla o lügatte değişiklikler yaptılar; asıl ilginci Arap alfabesini de kendilerine göre ıslah ettiler. Asırlarca kullandığımız Arap alfabesi İran’ın tezgahında işlenen türdür, Arapça kelime haznemiz de Farsçadan geçmiştir. Fars şiiri ecdadımızın benimsediği, uyguladığı bir zenginliktir, Türk şiirine bir müzikalite kazandırmıştır. Bu utanılacak bir durum değildir. Güzellikten anlayan bir kavmin uygulaması olduğu açıktır.
Farsça İndo-Avrupa dediğimiz dil grubunun en önde gelen seçkin örneğidir; gerçi bu dilde diğer İndo-Avrupa dillerde görülen erkek-dişi ayrımı ve harfi tarif yoktur ama mesela İngilizce bile hemen hemen bu durumdadır. Dilin yakın komşuları İran’daki Lurca Beluci ve Luci Pakistan’daki Urduca, Kürtçe, Ermenice ve Osetçedir.
Türklerin Farsça ile ilişkisi İslamiyetten önce başlamıştır. İslami devirlerde özellikle de Türk kavminin İran’daki serencamı esnasında geniş ölçüde benimsenmiştir. Ne var ki, İran’daki Selçuklular ve Afganistan’daki Gazne hakimiyeti esnasında Fars dili sarayda ve idarede kullanıldığı halde orduya katiyen girememiştir. Bu nedenle askerlik Türk dilinin tarih boyunca geliştiği alan olmuştur. Başarılı bir mareşal olan Gazneli Sultan Mahmut Farsça pek bilmezdi, Firdevsi’nin kendisine takdim ettiği “Şehnamesi”ni anlayacak durumda değildi.
Farsça bugün İran’da, Afganistan’da ve Tacikistan’da konuşulan ve yazılan resmi dildir. Gerçi bu ülkelerden önemli miktarda Türk dili konuşan, Arapça konuşan, hatta İran’daki gibi Aramca konuşan Suryani Hırıstiyanlar ve Ermenice konuşan Ermeniler vardır; ne var ki Fars dilini bu azınlıklar ve halk gruplarının aydınları da en azından İranlılar kadar benimsemiştir.

Modern okullarda öğretilirdi
Bundan başka Farsça Buhara ve Semerkant gibi Orta Asya kentlerinde konuşulan ve bilinen bir dildir. Basra Körfezi’ndeki Bahreyn adasında Farsça, Arapça kadar rahatça kullanılan bir dildir. Farsça yaygın coğrafyada ölmeyen bir edebi dildir ve fakir-zengin, esnaf-öğretmen, çırak-öğrenci onun sahibi olan her sınıftan insan o dili edebiyatı ile iyi bilir. Bu durum dünyada İranlılara ve sadece Fars kültürüne uygun bir özelliktir denebilir.
Farsça Türkiye’de 19’uncu yüzyılda dahi başta saray okulu Enderun olmak üzere, hatta Galatasaray ve Mülkiye gibi modern okullarda öğrenilirdi. Sicil-i Ahval dosyalarına baktığımız zaman Osmanlı memurlarının önemli bir kısmının bu dille tanışık olduğu görülür. Mevlevi tarikatı ve Rufailerin içinde Fars dilinin uzmanları vardır. Hafız ve Mevlana şerhlerinin en esaslıları Osmanlı toplumunda yapılmıştır.
Zamanımıza doğru dahi bu dilin beynelmilel uzmanları vardı. Başta Necati Lugal sonra Ahmet Ateş, sonra daha genç kuşaktan Tahsin Yazıcı, Adnan Sadık Erzi, Meliha Anbarcıoğlu hoca bunlardandır. Gerçi aksi söylenir ama medreseliler bile bu dile hayran olmuştur. Ünlü Ahmet Cevdet Paşa Farsçayı iyi bilen medreselilerdendir.
Türk toplumu bugün bu alanı ihmal ediyor. Oysa İran kültürü dediğimiz zaman bu adı bile daha çok İran’daki hakimiyetimiz sırasında biz onlar için kullandık. Türk kavmi için ta ilk çağdan bugüne kadar çok önemlidir. Dilimizin ve kültürümüzün önemli kısmını İransız anlayamayız.

Latincenin ölüsü de canlısı kadar çekici

09-08-2008

.  |  İlber OrtaylıTüm Yazıları »
Latince 2 bin 700 yıl önce bugünkü İtalya yarımadasında sadece konuşulan değil, bir ölçüde kayıtlara geçen bir dildi. Aşağı yukarı miladın 5’inci asrından sonra ise Latincenin artık bir halkın günlük dili olarak konuşulduğunu söylemek çok zordur. Ama okumuş insanların ortak konuşma ve anlaşma dili bütün Avrupa milletlerinin edebiyat ve bilimde kullandıkları dildi.
Asıl önemlisi, uzun asırlar boyu devletin ve hukukun dili oldu. Arapça dışında hiçbir dil beşeriyetin hukuki düşüncesini Latince kadar ifade edemez, işin ilginci Arapçayı kullanan İslam hukukunda Latinlerin hukuk dili ile ilginç muhakeme yürütme ve terminoloji birlikleri vardır.
Latince doğduğu İtalya’da, kendiyle hiçbir alakası olmayan dillerle de bir arada yaşadı. Mesela Etrüsklerin dili Latincenin mensup olduğu Hint-Avrupa dilleriyle alakasızdı. Zamanla Roma’nın fethedip ilerlediği Apenin Dağları’nın kuzeyindeki Avrupa’da en geniş olarak konuşulan Keltlerin dili de böyleydi.
Az kalsın Roma’yı tarihten silecek derecede ilerleyen Hannibal’in Kartaca’sı ise Sami bir dil konuşuyordu. Kartacalılar Fenikeliydi ve bugünkü kardeşleri de Malta’da yaşıyor.
Roma MÖ 2’nci asırda Apeninler’in kuzeyine sızdı. Birinci asırda Atlantik kıyılarındaydı, müteakiben İngiltere’ye çıktı. Bütün bu dünyadaki Kelt ve onlarla alakasız dilleri konuşan Germen kabileler, Romalılar ve onların Latinceleri sayesinde uygar dünyaya ve beşer tarihine takdim edildiler.
Konuştukları dillerin yüklü miktarda Latince kelime ve deyim almaması kaçınılmazdı. Felsefi, ilmi ve hukuki faaliyetlere giriştikleri, şiir yazdıkları zamansa düpedüz Latince kullandılar. 1000 seneye yakın zaman birtakım garip deyimler ve uydurmalarla yazdıkları bu Latince, “Latina vulgata-avami Latince” adını taşır.
Ne var ki, Rönesans’ın parlak İtalya’sının ilk başarılarından biri; Petrarca gibi öncülerin klasik Roma dünyasının metinlerini, şair ve yazarlarını inceleyip eski dünyaya nüfuz etmeleri ve klasik Latinceyi yeniden inşa edip o alemle kaynaşmalarıdır.

Yunancaya boşuna direniş
Latince İtalya yarımadasında, güney kıyılarında ve Sicilya’daki Yunanca ile onlara direnen bugünkü Arnavutların uzak akrabaları Messapilerin diliyle komşuydu. Aniden büyüyen imparatorluk İtalya yarımadası ve Sicilya’da Latincenin yoğun olarak kullanılması; Kuzey Afrika’daki Leptis Manga’da (bugün Libya’da), İberik yarımadasında bugünkü Cordoba’da, Orta Avrupa ve Balkanlar’da kurulan bazı kolonilerde, yurdumuz Küçük Asya’nın Efes, Antakya gibi merkezlerinde bazı cemaat gruplarında Latincenin bir ölçüde yayılmasına ve kullanılmasına neden oldu.
Ama Roma’nın Helenizm devrini yenmesi doğrusu mümkün değildi, zaten öyle bir niyeti de yoktu. Akdeniz’in doğusunda Yunanca bütün gücüyle yaşadı.
6’ncı asırda Doğu Roma’nın büyük imparatoru Justiyanus -ki anadilinin Latince olduğu açıktır- Yunancaya karşı boşuna direndi. Roma hukukunun dili Latince olarak kaldı. Ama Yunanca Doğu Roma’nın diliydi. Her şeye rağmen Küçük Asya’da Yunanca da Aramca da Kobtça ve Ermenice gibi diller ve birtakım lehçelerle bir arada yaşamak zorundaydı.
Doğu dünyası Latinceyi tanımadı. Sadece normal Doğu Roma okumuşu için değil, bayağı bilgili Doğu Roma alimleri için de Latince mesela “İskit barbarlarının dili” idi. Onu bu uzun asırlarda yaşatan artık o dili konuşmayan ama yazan İtalya Orta ve Batı Avrupa, İspanya ve Britanya oldu. Hıristiyanlaşan barbar kavimler onu edebi, dini ve hukuki dil olarak alıyorlardı.
Ortaçağlar boyunca uyanan milli devlet ve toplumlara rağmen 18’inci yüzyıla kadar üniversitede dersler Latince yapılıyordu. Hatta Prag Üniversitesi’nde Almanca ve Çekçe derslerin yanında Latince de devam ediyordu.
Gelişen Protestanlığa ve milli edebiyatlara rağmen, Almanca konuşulan dünyada da bu özellik 18’inci yüzyıl Aydınlanma dönemine kadar sürdü. Bugün dahi Alman üniversitesinde Latince bir doktora tezi teslim etseniz hiçbirinin reddetme hakkı yoktur. Macaristan krallığı kendisiyle dil olarak hiçbir alakası olmayan Latinceyi sırf Almanca kullanmamak için 1848’e kadar bütün idarede ve yargıda kullandı.

Latincenin büyük etkisi
Latincenin üslup ve tabii sözlük hazinesi Avrupa’nın civarındaki bütün dilleri etkiledi. Aslında bugün Latin dili denilen grubun içinde mesela İtalyanca ve Fransızcanın cümle yapısı olarak Latinceyle yakın ilgisi yoktur. İtalyan öğrenciler çok kötü Latince cümle kurarlar. Ne gariptir, bu grupta Latinceye en yakın olanı Romence ve Portekizcedir.
Ama mesela Hint-Avrupa dilleriyle alakası dahi olmayan Türkçeyi ele alalım; Latince kelime hazneniz iyi ise cümleyi Türkçe düşündüğünüzde birçok İtalyan ve Fransızdan daha doğru Latince yazabilirsiniz. Bunu Hitler Almanya’sının zulmünden kaçıp Ankara Üniversitesi’ne sığınan Klasik Diller Kürsüsü’nün başkanı Georg Rohde söylemiştir.
Gerçekten de Latince bir imparatorluğun diliydi. Üniversal imparatorluğun kurumlarıyla birlikte cihanşümul dil de bütün insanlığa miras kaldı ve onu konuşan ana unsurun tarihi ölümüne rağmen bütün milletlerin ortak belleğinde ve bilincinde yaşıyor.
Bugünün dünyası hâlâ Romalıdır. Hukukçularımız Romalı hukukçular gibi düşünüyor. Ticaret o zamanın sistemi üzerine yürüyor ve Latin dilinin eğitimini ve kullanımını terk etmemiz mümkün olmasa da ondan uzaklaştığımız ölçüde tepkiler doğuyor.
Bundan 10 yıl evvelki bir UNESCO konferansında, UNESCO’nun iki çalışma dilini de -Arapça ve Fransızca- bilen binanın kapısındaki Tunusluların; “Burada sadece Latince konuşulsun” diyenlerle dayanışma içinde olduğunu görmüştüm. Amerika’da, yani uygar dünyaya ve Batı’nın kültürel temeline en uzak olan bu camiada, bilimsel toplantı dili olarak Latinceyi ısrarla kullanan gruplar vardır.
Latincenin ölüsü dirisi kadar çekicidir ve eski dünyanın her köşesinde, her ulusun hayatında o kültürün kalıntıları sadece görkemiyle değil, sıcak güzelliği ile de devam etmektedir.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
leventagaoglu
leventagaogluhttps://www.agaoglulevent.com
Düşünür, Araştırmacı Yazar, Şair. 1983 yılından buyana ihracat profesyoneli olarak çalışan Levent Ağaoğlu, 1997-2001 yılları arasında Hong Kong’da yaşadı; yaklaşan Büyük Asya Yüzyılı’nın ayak seslerini duydu hep. İsmail Gaspıralı’nın “Dil’de, Fikir’de; İş’te Birlik” idealinin peşinde koşarak Türk Evi, Düşünce ve İş Ocağı kitap serileri üzerinde çalışıyor; mütefekkir ve müteşebbis gözlem ve birikimlerini yazıya geçiriyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz


TWITTER

Son Eklenenler